Ebrehe'nin inşa ettirmiş olduğu söz konusu alternatif mabet de Bâbu'l-Yemen adı verilen ve surların içinde kalan bölgede yer alıyor. Bina çok sağlam yapıldığı ve uzun ömürlü malzemeler kullanıldığı için sapasağlam yerinde duruyor.
Tarihi hizmetine devam ediyor. Fotoğrafını çekmek yasak. Bina bizim silahlı kuvvetlerdeki merkez binalara benziyor. Gezimize San'a'nın sur içi bölgesinde devam ediyoruz. Sur içi UNESCO tarafından korunması gereken dünya mirası özelliğinde bir bölge. Bu sebeple caddeler ev mimarisine uygun olarak UNESCO tarafından yaptırılmış. Ev mimarisi şu ana kadar gezdiğim ülkelerin hiçbirinde göremediğim bir farklılıkta ve çok güzel. Bazı evlerde Osmanlı'dan etkilenerek yapılmış cumbalar mevcut.
Bâbu'l-Yemen
San'a tarihte önemli yönetimlere, krallıklara başkentlik yapmış ve yüzyıllardan beri devam ettirilen mimarî geleneğini korumaya özen gösteren bir şehir olması sebebiyle genel anlamda tarihî zenginliğe sahip. Hatta rivayete göre eski Alman müsteşarlarından biri San'a'yı ziyaretinden sonra ayrılırken: "Kendimi bir tarih kitabından ayrılıyor gibi hissediyorum" demiş. Fakat şehrin Eski San'a denilen kısmı bu yönden daha büyük bir zenginliğe sahip. Eski San'a'nın ana merkezini ve önemli bir bölümünü ise Bâbu'l-Yemen (Yemen Kapısı) adı verilen kısım oluşturuyor. Bu kısım bütünüyle bir tarih mirası niteliğinde.
Geçmiş dönemlerde şehir merkezini bu bölge oluşturuyormuş. Kralların ve kraliçelerin payitahtları da bu kısımda yer alıyormuş. Tarihte tüm merkezi şehirlerde olduğu gibi burada da ikamet alanının etrafı surlarla çevrilmiş ve giriş için büyük bir kapı yapılmış. Bu kapıya da Babu'l-Yemen adı verilmiş. Sonra o kapıdan girilen ve surlar içinde kalan bölgenin tümü bu adla adlandırılır olmuş.
Şimdi Bâbu'l-Yemen, ülkenin tarihini, yüzyıllardan bu yana sürdürülen mimarî kültürünü ve nesiller boyu aktarılan mirasını gözünüzün önüne getirdiği gibi aynı zamanda önemli bir ticaret merkezi olarak kullanılıyor. Özellikle Yemen kültürüne has ürünler, giyecekler, yiyecekler, geleneksel ve turistik eşyalar almak isteyenler bu semte geliyor.
Ebrehe'nin ordusu...
Fil Sûresi'nde zikredilen Ebrehe ismi hiçbirimiz için yabancı değildir. Yemen'in Habeşistan krallığına bağlı olduğu bir dönemde Ebrehe onun Yemen'deki valisiymiş. Kendisi Hıristiyan olan Ebrehe, Hz. İbrahim tarafından Mekke'de inşa edilen Ka'be'ye bölgedeki tüm kabilelerin insanlarının ziyarete gitmeleri, etrafında ibadet etmeleri Ebrehe'yi rahatsız ediyor. Dinî ziyaret ve ibadet için yola çıkanları kendi idare merkezinin bulunduğu yere çekmek amacıyla alternatif bir mabet yaptırıyor. İnsanların o mabede iltifat etmediklerini görünce de kızıyor ve o zaman askerî amaçla kullanılan fillerini önden sürerek kalabalık bir orduyla Ka'be'yi yıkmak için yola çıkıyor. Ama Allah'ın gönderdiği Ebâbil adı verilen kuşlar attıkları küçük taşlarla Ebrehe'nin ordusunu dağıtıyorlar.
İşte bu Ebrehe'nin inşa ettirmiş olduğu söz konusu alternatif mabet de Bâbu'l-Yemen adı verilen ve surların içinde kalan bölgede yer alıyor. Bina çok sağlam yapıldığı ve uzun ömürlü malzemeler kullanıldığı için sapasağlam yerinde duruyor. Kabe gibi küp şeklinde değil de büyük bir silindir şeklinde yapılmış. Üstü açık olan silindirin içini görebilmek için duvarlarına tırmanmak gerekiyor. Çünkü duvarları epey yüksek ve kenardan bakmakla içi görülmüyor. Ben içini merak ettiğimden duvarlarına tırmanıp bakmayı tercih ettim. İçinde sadece çöp yığını vardı. Anlaşıldığı kadarıyla bu binanın dinî bir merkez ve ziyaret noktası yapılması planı hiç tutmamış ama önemli bir olayla bağlantısı olması sebebiyle de tarihin bir kalıntısı olarak korunmuş.
Manaha
Seyahatimizin ikinci gününde kahvaltıdan sona 4x4 jeepler ile günlük turumuza çıkıyoruz. Turumuzda gördüklerimizi elbette anlatacağız, lakin kelimelerin kifayet edeceğini söylemek mümkün değil. Sarp kayaların uçlarına kurulmuş köyleriyle ve bu köylerdeki inanılmaz mimarisiyle,çok katlı taş ve çamur binalarıyla Manaha, Haccara ve Hudaip bölgelerini ziyaret ediyor, kelimenin tam anlamıyla görsel bir şölene tanıklık ediyoruz.
Yemen topraklarının yüzde 1'i ekili alan. Bunların çoğu Manaha ve Haccara bölgesinde. San'a'yı arkamızda bırakarak Kızıldeniz tarafına batıya doğru gidiyoruz. Önümüze ilk çıkan anıt şehre hakim tepedeki Mısırlıların yaptırdığı anıt mezarlık ve hemen ilerisindeki Çin anıtı. Mısır burada öncelikli ülke. Bu anıt Mısırlıların nasırizmi yani arap miliyetçiliğini Yemen'e kabul ettirmek için bu ülkeye gelişlerinde gerçekleşen iç savaşta kaybettikleri askerleri anısına dikilmiş. Çin anıtı ise Hudeyde San'a yolu yapımında ölen Çinli mühendis ve işçilerin anısına dikilmiş. Bizim 400 binin üstündeki şehitlerimiz için ise herhangi bir anıtımız yok. Gezinin en acı tarafı bu idi. Yol boyunca dağların tepelerinde kartal yuvaları gibi Osmanlı Kalelerini görüyoruz ve köyleri geçiyoruz. Mimari yapı köylerde de çok güzel. Daha sonra Arap Yarımadasının en yüksek tepesi olan Şuayip Tepesi'nin seyrediyoruz, resmini çekiyoruz.
Güzergah boyu dikkatimizi çeken bir başka durum ise yüksek dağların tepelerindeki kaleler. Sarp kayalıkların zirvesine yapılan kaleler o dönemlerde birçok savaşlara sahne olmuş. Hudeyde'den San'a'ya doğru ilerleyen, Osmanlı ordusu gerek bu kaleleri ele geçirirken gerekse de yüksek dağlar arasında kalan vadilerde ilerlerken çok zayiat vermişler ama bugün 'Burası Osmanlı mezarı' diyebileceğiniz bir yer kalmamış.
Anısına mezarlıkta, anıtta tanzim edilmemiş. Yemenliler'de mezarlara isim yazma geleneği yok. Bu arada Osmanlı askerleri 'Müslüman' oldukları için Yemenliler kendi mezarlarına defnetmişler. Dolayısıyla mezarlar birbirine karışmış... Sadece şöyle bir ayırım yapıyorlar: "Uzun mezarlar Osmanlı askerlerine ait, kısa olanlar ise Yemenliler'e!" Doğrusu Osmanlı'nın Yemen'de kaç askeri kayıp verdiğine dair kesin bir bilgiye ulaşamamış. 300-400 bin rakamı üzerinde duruluyor.
Osmanlı askerlerinin hüzünlü durumunu Mehmet Niyazi ne güzel ifade ediyor: "Cihan biliyor ki hiçbir milletin evlatları onların şartlarında onlar gibi savaşmadı; destanların en dokunaklısını arkalarında bırakmadı... Ne hazindir ki şimdi o ıssız vadilerde, engin çöllerde ne mezar taşları ne de ziyaretçileri var..."
Kartal yuvasına benzeyen şehir
Haccara'ya gidiyoruz. Burası tek kelime ile kartal yuvası. İşin daha ilginci ise bu iki şehri de arkadan saran dağların tepelerindeki Osmanlı kaleleri tüm ihtişamı ile yıllara meydan okuyor. Haccara yaklaşık bin yıllık bir şehir. Evlerin mimarisi çok farklı. 5-6 kat taş evler. Bu evlerin tabanı geniş ve yukarı doğru daralıyor. Her ev bir aileye ait. Ailenin oğlu evlenince üst kat yapılıyor. Burada olan Yahudiler II. Dünya harbinden sonra şehri terk etmiş. Önümüzde ileride Tehema çölü görünüyor. Bu çöllerin her karışında benim dedelerim yatıyor. Haccara Shibam Haraz otelinde yer minderleri üzerinde güzel bir yöresel öğle yemeği yedikten sonra Haccara'nın erkekleri Yemen folklorundan örnek sunuyorlar, Cembiyeleri ile dans yapıyorlar, Bizim jeep'in şoförü Fater bey'i de dans edenlerin arasında görüyoruz. Folklor gösterisinin ardından Rehberimiz Mustafa Saraç Yemen türküsü söylüyor, hemen herkes ona iştirak ediyor.
Yemen üzerine yazılmış türküler bilindiği gibi oldukça fazla ve çeşitlidir. Her birinin de yazılmış ayrı hikayeleri bulunmaktadır. Özellikle de "Muş" ve "huş" isimleri üzerine oldukça farklı değerlendirmeler ve yorumlar yapılmaktadır. Mustafa Bey'in söylediği "Yemen" türküsünün de hikayesi yazılı olarak bizlere verdiği bilgilerin arasında;
Havada bulut yok,bu ne dumandır. / Mahlede ölen yok, bu ne figandır. / Şu Yemen elleri ne de yamandır
Ano Yemendir, Gülü Çemendir, / Giden gelmiyor, Acep nedendir, / Burası Muş'tur, Yolu yokuştur. /Giden gelmiyor, Acep ne iştir.
"Osmanlı Yemen çöllerinde zorlu bir savaşa tutulmuştur. Divanlar kurulur, savaş ve şartlar haftalar boyu tartışılır durulur. Sonunda çözümün Yemen ellerine vilayetlerden birinde oluşturulacak bir alayla gidilmesinin mümkün olduğuna karar verilir.
Düşünülür ki; bir tek vilayetten oluşunca bunlar hep akraba ve hısım olacaklar için birbirlerine bağlılığı ve dayanışmaları ile savaş alanından kaçmaları söz konusu olmaz. Haberler salınır. Osmanlı'nın dört bir yanından uzun beklemelere karşın istekli çıkmaz bu oluşuma. Aslında istek olmasına olur da Osmanlının istediği gibi olmaz. Değişik vilayetlerden çıkan bu gönüllü sayısı da yeterli olmaz. Bu sıra Muş'tan Bulanık, Malazgirt ve Varto'dan bir ses yükselir Osmanlıya; "Hepimiz varız, gönüllüyüz Yemen çöllerine gitmeye".
Osmanlı'ya haber iletilir. Yetkililer bakar sayı yeterli, karar verilir ve Yemen çöllerine Muş'tan oluşturulan bir redif alayı gönderilir. Yemen'e gidilmesine gidilir ama hiçbiri de geri dönmez. İşte bu türkü gidip de gelemeyen o isimsiz kahramanlardan Muş'tan kalan sevgilisinin sesi, özlemi, elemi ve acısıdır. Mısralarından da anlaşılacağı gibi bu türük Muş'tan Yemen'e giden askerlerimiz için söylenmiştir."
Yemen'de şehit düşen dedelerimizin ruhu için mezarlıkta ve Bekiriye Camii'nde yaptığımız hatim duası ve Yasin'i şerife ilave olarak burada da fatihalar okuyoruz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Kaynak: Ferhat Koç / Türkiye
Etiketler:



