Kışın lapa lapa yağan karı izlerken "Bu ne güzel manzara" diye düşünmekten kendimizi alamayız.
Ama milyarlarca kar tanesinin birbirlerine niçin benzemediğini düşündük mü hiç?
Evet, okuduklarınız doğrudur; kar taneleri (veya kristalleri) gerçekten de bir birlerine benzemezler. Ömrünü kar tanelerini incelemeye ve onların görüntülerlini çekmeye adayan Amerikalı bir araştırmacı, kar taneciklerinin kristallerinin birbirine benzemediğini fotoğraftaki şekillerin birbirinden ayrı olduğunu görünce, hayretle söylenmekten kendin alamamış, "Ne harika yaratılmışlar" demiştir.
Bildiğiniz gibi kar, buharlaşan havanın soğukla teması sonucu meydana gelir. Peki, kar taneleri havada neden birbirine yapışmaz?
Eğer birbirine yapışsalar koskoca gülleler halinde tepemize düşecek, evlerimizi yıkacaktı. Böyle olsaydı insanlar ve hayvanlar ancak üç mevsim yaşayabilecekti. Kış hayatın sonu olacak, kar her şeyi silip süpürecekti. Fakat kristaller birbirleriyle temas etmeden yere düşüyor.
Demek ki çok büyük bir düzen var. O düzeni şüphesiz Allah koymuştur.
Öyleyse, sıcak odamızın penceresinden lapa lapa kar yağışını seyrederken, Allah'ı tekrar tekrar hatırlamak ve her şeyi düzen ve intizam içinde tutan Kudretine binler teşekkür etmek borcumuzdur.
(Düşünce Dünyası)
Dünya neyin üzerinde?
Zaman zaman bazı gerçekleri örneklerle anlatırız. Bir arkadaşımıza sevgimizi anlatırken, "Yoluna can baş koyarım" deriz. Babamızın bizim için çektiği sıkıntıları dile getirirken, "Babamız olmasa evimizin direği yıkılır" demekten kendimizi alamayız.
"Devlet ne üzerinde duruyor?" sorusuna da "Tüfekle kalem üzerinde" diye cevap verebiliriz.
Tüfek orduyu, kalem ise adaleti temsil eder. Yani bir devletin ordusu güçlü kuvvetliyse, mahkemeleri düzenli çalışıyorsa o devlet ayaktadır deriz.
Acaba bize yine sorsalar:
"Dünya ne üzerinde duruyor?" diye nasıl cevap veririz?
"Öküzle balık üzerindedir" desek çok yerinde bir cevap vermiş olmaz mıyız?
Bu cevabı garipsediniz belki. Öyleyse biraz konuyu açalım.
Bilindiği gibi insanlar ya sahillerde oturur ya da karalarda. Karalarda oturanların geçim kaynağının tarım olduğunu biliriz. Tarım ise öküzle veya traktörler yapılır. Öküz veya traktör çalıştırılmazsa tarım durur. Geçim sona erer, hayat söner.
Ya sahiller? Oralarda oturanların en önemli geçim kaynağı da balıktır. Balık milyonlarca yumurtasını yumurtlamazsa, sahillerde hayat çok zorlaşır. İşte biz mecazi anlamda "Dünya öküzle balık üzerinde duruyor" derken bu gerçekleri dile getirmiş oluruz.
Nitekim sevgili Peygamberimize, "Dünyanın ne üzerinde durduğu" sorulmuştu.
Peygamberimiz (a.s.m.) aynı cevabı vermiş, "Öküzle balık üzerinde" buyurmuştu. Bununla yukarıda anlatmaya çalıştığımız gerçeği ifade ederken tarım ve balıkçılığın kalkınmadaki önemine dikkat çekmiş, Müslümanların bu yönde çalışmaları gerektiğine işaret etmişti.
Allah'ın Resulü, verdiği bu cevapla birkaç gerçeğe daha işaret ediyordu.
Bunlardan birini burada izah edelim:
Dünyanın döndüğünü çok manalı bir şekilde bildiriyordu. Çünkü gökyüzünde burçlar bulunmaktadır. "Dünya ne üzerindedir?" sorusuna ilk cevap, "Öküz üzerindedir" şeklindeydi. Çünkü sorunun sorulduğu sırada dünya, "Öküz" yani "boğa" burcundaydı. Aynı kişi aradan birkaç ay geçtikten sonra aynı soruyu tekrarladığında Peygamberimiz bu defa dünyanın, "balık üzerinde" olduğunu söylemişti.
Düşünelim... Dünyamızın bir ay boğa, başka bir ay balık burcunda olabilmesi için hareket etmesi, dönmesi gerekmez mi? Demek ki, Peygamberimiz özlü sözleriyle dünyanın güneş etrafındaki dönüşüne de işaret ediyordu.
Fakat zamanla bu özlü söz bir kısım cahillerin ağzında mecaz olmaktan çıkmış, dünyanın altında gerçekten öküz ve balık olduğu sanılmıştı.
Dinini bilen hiçbir insan gerçeğe ters düşen bir açıklamada bulunmaz. Çünkü İslam da dinle, ilim iç içedir. Yan yanadır. Birbirinin yardımcısıdır. Hiçbir zaman birbirine ters düşmez. Yeter ki, onu yanlış anlamayalım.
(Bir Kıssa Bin Hisse)
Cennete yolculuk
Bir gün gelecek İsrafil Aleyhisselam Surunu üfürecek, bir tohum, bir çekirdek gibi genetik şifrelerimiz harekete geçecek, dirilivereceğiz. Nitekim Kur'an-ı Kerim yeniden dirilişimizi bitkilerin yeşermesine benzetmekte ve şöyle buyurmaktadır:
"İşte Biz onunla (yağmurla) ölü bir beldelere hayat vermekteyiz. Siz de (kabirlerinizden) böyle çıkarılacaksınız." (Zuhruf Suresi, 11)
Demek ki yok olmak üzere değil, yeniden dirilmek üzere toprak altına giriyoruz.
Ölüm, bir yer değiştirmedir. Bir odadan diğer bir odaya, bir şehirden diğer bir şehre gitme gibi, kabir elemine göç etmektir.
Ölüm, bir hayatın başlangıcıdır. Yolculuğun onar ermesi, imtihan dünyasının kapanması, ebedi yurda yöneliştir.
Ölüm, sıkıntılı, ıstıraplı, çileli dünya zindanından kurtuluş, dünyadan binlerce defe daha güzel cennet hayatına gidiştir.
Öyleyse ölümden ürküp korkmamalı, dehşete kapılmamalı. Hiçlik, yokluk ve idam olmadığına göre onu gülerek karşılamalıyız.
(Tarih Dede Yazıyor)
Büyüklüğün sırrı
Sevgili çocuklar, Osmanlı Devleti'nin Viyana'ya kadar ilerlemesinden çok korkup, başarısının sebebini aradıkları halde bulamayan Avrupa'ya, İstanbul'daki İngiliz sefiri bu durumu anlatmak maksadıyla büyük bir sevinçle şu şifreli mektubu yazdığını hatırlatmak istiyoruz bu gün size.
İngiliz sefirinin mektubu şöyleydi:
"Buldum, buldum"... Osmanlıların zaferden zafere ulaşmalarının sebebini ve bunları durdurma çaresini buldum... Osmanlılar aldıkları esirlere hiç kötülük yapmıyor, kardeş gibi davranıyorlar. Hangi milletten hangi dinden olursa olsun, küçük çocukların zekâlarını ölçüyorlar. Keskin zekâlı çocuklar seçilerek, saray mektepleri ve sonra da Enderun Mektebi'nde değerli öğretmenler tarafından okutuluyorlar. İslam bilginleri, İslam ahlakı, fen, kültür dersleri verilerek, kuvvetli ve başarılı Müslüman olarak yetiştiriliyorlar. Bunların arasından da Osmanlı ordularını zaferden zafere ulaştıran değerli kumandanlar, Sokullular ve Köprülüler gibi seçkin siyaset ve idare adamlar çıkıyor. Osmanlı akınlarını durdurmak için bu mektepleri ve bunların kolları olan medreseleri yıkmak, Müslümanları ilim ve fende geri bırakmak lazımdır..."
Ne dersiniz, acaba bugünlere baktığımızda İngiliz sefiri dediklerini yapabilmiş mi?
(Bu gün ne dua edelim)
Ey Allah'ım:
Affınla bizi bağışla, fazl ve kereminle bize karşı yumuşaklıkla muamele et. Sana hamd ederek, Seni bütün noksanı sıfatlardan tenzih ediyorum. Sana gerekli medhü senayı yapamıyorum. Sen, Zatını medh ve sena ettiğin gibisin. Şanın yücedir. Övgün büyüktür. Askerin mağlup edilemez. Sana verilen sözden dönülmez. Ve Senden başka hiçbir ilah yoktur.
(Mini Test)
Gündemle ne kadar ilgilisiniz?
Aşağıdaki soruları dikkatle okuyun. Evet, hayır cevaplarından sizce hangisi doğru ise (x) işareti koyun. Haydi başlıyoruz!
1-Pakistan'ın Devlet Başkanı Asıf Ali Zerdari'dir...
Evet Hayır
2-İngiltere'nin Cumhurbaşkanı Prens Charles'tir...
Evet Hayır
3-Tarihi Eyfel Kulesi Paris'tedir.
Evet Hayır
4-Almanya'nın başkenti Bonn'dur.
Evet Hayır
5-Amerika Birleşik Devletleri krallıkla yönetilir.
Evet Hayır
6-Polonya, Rusya'nın bir liman şehridir.
Evet Hayır
7-Ay'a ilk ayak basan astronot Neil Armstrong isimli bir Amerikalıdır.
Evet Hayır
8-Afganistan'da Amerikan işgali devam etmektedir.
Evet Hayır
9-Malezya bir İslam ülkesidir.
Evet Hayır
10-Türkiye Dış İşleri Bakanının adı Ahmet Davutoğlu'dur.
Evet Hayır
Değerlendirme:
Şimdi puanlarınızız toplayın bakalım. Puan toplamınız 70'den yüksek tutuyorsa, dünyada olup bitenleri çok iyi biliyorsunuz. Tarih bilginiz de çok iyi.
Puanlarınız 50'den 60'a kadar tutuyorsa fena sayılmazsınız.
Ama eğer puanlarınız 50'nin altına düşmüşse dikkat! Yaşadığınız dünyayı biraz daha çok merak etmelisiniz.
(Hoca Nasreddin'in Biri Bir Gün)
Bu nasıl memleket?
Bir kış günü Hoca bir köyden başka bir köye gitmeye niyetlenir.
Eşeğine binip yola koyulur. Konya ovasında kış kıyamet var. Her taraf buz tutmuş.
Birden etrafını köpekler sarar Hoca'nın. Her biri bir yandan üstüne saldırır.
Hoca saldıran köpekleri kovmak için, eşeğin üstünden iner. Köpeklere taş atmak için yere eğilir. Ancak hangi taşa el attıysa yerinden oynamıyor. Çaresiz kalır ve üstüne doğru gelen köpeklere bakarak elini açar:
"Hey Rabbim! Bu nasıl memleket? Taşlarını bağlayıp, köpeklerini salmışlar!"
(Masal)
Hayal avısı/
Zekiye Çoban
Bir varmış, bir yokmuş. Kara kış kapıdaymış. Güneş yüzlü çocuklar iyi ki varmış. Kışı bile ısıtırlarmış. Oynadıkları onca oyunun dışında pek az hayal kurarlarmış. Oysa çocukların hayalleri olmasa kapkaranlık olurmuş bu dünya.
Umutsuz, hayalsiz nasıl yaşar insan? Hayal kuranlar, bir de hayal avcısına yakalanmasalar. Ah, ne güzel olurmuş.
Masaldan masala konalım.
Hayallerimizi en yükseğe kuralım.
Hayal avcısı da kimmiş bakalım?
Sakın korkmayalım.
Hayal avcısı; dev cüsseli, patlak gözlü, koca burunlu korkunç bir adammış. Homurdana homurdana gezer, etrafa korku salarmış. Çeşit çeşit silahları varmış. Bu silahları hayalleri vurmak için kullanırmış. Bu dev adam, keskin bir nişancıymış. Çok uzakta, kuytuda bile olsa güzel hayallerin, güzel düşüncelerin kokusunu alır; silahlarını ateşlermiş. Anında vurulurmuş, güzelim hayaller. Onun yerini kaplarmış, olumsuz düşünceler. Vurduğu her güzel hayalin ardından koca kayık ağzıyla kahkahalar atar, yeri göğü inletirmiş. Kurtlar, kuşlar, çocuklar herkes ondan kaçarmış.
Kötüler kötülük, iyiler iyilik derdindeymiş.
Elbette bu mücadele, hayat boyu sürermiş.
Hayal avcısı; kimsenin iyilik düşünmesini, güzel hayaller kurmasını istemezmiş. Onun yüzünden çocuklar, hayalin ha'sından bile korkar olmuşlar. Ne zaman akıllarından güzel bir hayal, güzel bir düşünce geçecek olsa vurulacağından korkarak onu düşünmekten vazgeçerlermiş. Sadece küçükler mi? Büyükler bile bu korkuyla iyi düşünemez olmuşlar. "Nasıl olsa vurulacak, yok olacak, hayal avcısının yanında bizim ne değerimiz, ne gücümüz var? Biz güçlü değiliz! Onunla baş edemeyiz" derlermiş.
Günler geçmiş, gitmiş.
Hayaller, erim erim erimiş.
Güneş, öğütler vermiş.
Uzak şehirlerden birinde yaşayan çocuğun hayallerinden bahsetmesi arkadaşlarını çok endişelendirmiş.
" Sus artık! Sen ne cesaretle hayal kuruyorsun? Eninde sonunda vurulacak olan hayallerinin ne kıymeti var? Hayal avcısı varken, hayal kurmak haram bize!" demişler. Çocuk, arkadaşlarının bu söylediklerine hiç aldırmıyormuş:
-Biliyor musunuz arkadaşlar? En çok iyiliklerin, iyi düşüncelerin çoğalmasını hayal ediyorum. Herkesin birbirini sevip saydığı, kendisi için istemediğini kardeşi için de istemeyen bir toplumda, bol kuşlu bol ağaçlı tertemiz bir çevrede yaşamayı hayal ediyorum, diyormuş.
Bu çocuk neler söylüyormuş? Arkadaşlarının eli yüreğindeymiş. Hayalleri ha vuruldu vurulacak! Bir çocuk, hayal avcısına yakalanmadan bu kadar uzun süre nasıl hayal kurabilirmiş?
Hayal çocuk, sakin sakin gülümsemiş:
- Telaşlanmayın bu kadar. Benim hayallerim koruma altında. Onlara hiç kimse zarar veremez, demiş. Arkadaşları bu duruma çok şaşırmış:
- Koruma altında mı? Yani o yüzden mi hayallerin vurulmuyor günlerdir?
- Evet, demiş hayal çocuğu.
"Ben hayal avcısının hayallerimi vurmaması için her gün dua ediyorum. Dualarım, beni, tüm kalbimi koruyor. Hayal avcısı, asla hayallerime erişemez ve zarar veremez. Hayalsiz, hedefsiz, iyi düşüncesiz nasıl yaşar insan? Kötüler her zaman yenilmeye mahkûmdur akıllım."
O günden sonra hayal kuran çocuklar, büyükler çoğalmış. Hepsi dualarla en güzel hayallerini, güzel düşüncelerini ve hedeflerini koruma altına alır olmuş. Dua edenler çoğaldıkça hayal avcısının avı da günden güne azalmış. Çocuklar "yaşasın, yaşasııın! diye bağırmış. Dua; ne güzel, ne sağlam korunakmış.
Kelime kelime dinimiz
Akaid:
Akaid, kelimesi akide kelimesinin çoğuludur. Sözlükte düğüm manasına gelir. Dini manada akaid, iman esasları demektir.
Akaid; iman esaslarını yani amentüyü içine alır. Bunla daha önce de belirttiğimiz gibi; Allah'a meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kitaplarına, peygamberlerine, kadere ve ahret gününe imandır.
Alem:
Kainat, dünya, alem bütün yaratılmışlar ve Allah'tan başka bütün varlıklar gibi manalara gelir.
Al-i aba:
Peygamberimiz ekseriyetle aba denilen geniş elbiseler giyerdi. Birgün bu geniş elbisesinin altına Hz. Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'i almıştı. Bundan dolayı onlara "al-i aba" dendi.
Ayet:
Açık, işaret, nişan, eser gibi manalara gelir. Allah'ın varlığına işaret eden her şey bir ayettir. Bu manada kâinattaki her şeye ayet denir.
Dini manada ayet: Kur'an-ı Kerim'in her bir cümlesine verilen isimdir.
Azab:
İşkence, ızdırap, şiddetli sıkıntı demektir. Allah hem dünyada hem ahrette iyilik yapan kullarına mükafat verdiği gibi kötülük yapan kullarına da azab verir.
(Sizden Gelenler)
Allah'ım
Ulu Rabbim yücedir
Vardır, birdir uludur
Her şeyi çok güzeldir
Benim yüce Allah'ım.
Canlılara can verdin
Cansızları var ettin
Her şeyimi düşündüm
Benim yüce Allah'ım.
Varı varken yok eden
Ölülere can veren
Bizleri hep yaşayan
Benim ulu Allah'ım.
Nuri Ceylan, Pendik
Yirmisekiz Kardeş
Ali, Dilaver'e sormuş:
"Siz kaç kardeşsiniz?"
"Beş kardeş."
"İsimleri nedir?"
"En büyük abimin adı Ayhan, ondan sonraki Bedri, Sonra Cahit, Çetin, en küçükleri ben Dilaver."
Ali gülerek:
"Öyleyse" dedi. "Siz yirmi sekiz kardeş olacaksınız."
"Nereden bu görüşe vardın?"
"İsimlerinizin alfabeyi takip etmesinden."
Hasan Çığ, Amasya
Yuvam
Benim de bir evim
Güzel yuvam var
İçinde annem babam
Kardeşlerim var.
Benim şirin yuvamda,
Dört de güzel oda var.
Birinde annem babam
Diğerinde ben varım.
Sabah erken kalkınca
Hemen banyoya giderim
Elmi yüzümü yıkarım
Kahvaltıya koşarım.
İsmail Acar, İstanbul
Bizden Size (5 Şubat)
Sevgili çocuklar;
Yarıyıl tatili bitti. Derslerimize çok çalışmamız lazım. İki yıl sınıf tekrarı yapmayı istemeyiz değil mi?
Bazı kardeşlerimiz tedbirsizlik edip, üşütmüş olabilir. Soğuğu unutup, oyuna daldılar ve hasta olmuş olabilir. Unutmayalım ki, vücudumuz bize emanet. Allah'ın bir emaneti. Ona iyi bakıp, halimize şükretmeli ve sağlığın kıymetini bilmeli.
Gözlerinizdeki nur hiç sönmesin, Allah'a emanet olun!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Kaynak: ADNAN ÖKSÜZ / Türkiye
Etiketler:



