Bağcılar Belediyesi Kültür Etkinlikleri kapsamında "Tarihimizin Karanlık Noktaları" başlıklı bir konferans gerçekleştirdi. Gazeteci- Yazar Yavuz Bahadıroğlu tarihi tecrübe ve birikimlerini dinleyenlerle paylaştı. Bahadıroğlu bireyler gibi devletlerin de ikiye ayrıldığını, birinci kategoride olanların hedef ve amaçları olan devletler, ikinci kategoride olan devletlerin de günü kurtarmaya çalışan devletler olduğunu söyledi. Bahadır oğlu günü kurtarmaya çalışan devletlerin Mısır ve Tunus gibi patlama noktasına geldiğine değindi.
Osmanlı'nın iki hedefi vardı
Osmanlı'nın biri İlai-Kelimetullah'ı yayma olan dini hedefi, ikincisi de kızıl elma olmak üzere milli hedefi şeklinde iki hedefi olduğunu, bu nedenle asırlar boyu dünyaya adalet ve hizmet götürdüğünü söyledi.
Dedelerimizin yazdığı mektupları okuyamaz hale getirildiğimizi söyleyen Bahadıroğlu 1932'den 1950 yılına kadar bu halkın Ezan'ı Muhammedi'den mahrum edilme zulmü altında inletildiğini, Kur'an kurslarının kapatılması bir yana Osmanlıca bilen ve Osmanlıca bir şeyler yazma girişiminde bulunanların devleti yıkma, rejimi değiştirme suçlamasıyla tutuklandığını ve hakim karşısına çıkartıldığını anlattı. Bahadıroğlu benzeri olayları bizzat kendisi ve ailesinin de yaşadığını söyledi.
Bahadıroğlu gençliği döneminde okutulan kitapları, dinleyenlere okuyarak, Cumhuriyet döneminde Osmanlının torunları olmamıza rağmen Osmanlının torunlarını dedelerinden ayırmak için yanlış tarihler okutulduğunu, Osmanlı Padişahların hain, kızıl sultan, katil gibi asılsız ve uygunsuz ifadelerle yaftalandığını örneklerle ve belgelere dayalı olarak anlattı.
Cumhuriyet demokrasiyle olursa iyidir
Cumhuriyetin iyi bir rejim olduğunu, ancak içi demokrasiyle doldurulduğu sürece iyi olacağını, aksi durumda Cumhuriyetin halkını hiçe sayan mutlu azınlığın maslahatını düşünen bir rejime dönüşeceğini söyleyen Bahadıroğlu, kitaplarla tahrip edilmeye çalışılan şanlı tarihimizi yine kitaplarla tashih etmemiz gerektiğinin altını çizdi. Bahadıroğlu, gençliğinde okutulan tarih kitaplarında Kabe'nin tavla zarına benzetildiğini, Şeyhul-İslam'ı eli kanlı cani görüntüsünde resmedildiğini belgeleri dinleyenlerle paylaşarak anlattı.
Bu dönemde önce gençlerin camilerden soğutulduğunu, cemaatlerin azaltıldığını, ardından da kayyımsız kaldığı uydurma gerekçelerle 17 bir caminin satıldığını söyleyen Bahadıroğlu, İstanbul'da Balaban Camii, Ali Efendi Camii gibi hatırlayabildiği camileri sıraladı. Bahadıroğlu bu camilerin gayri Müslimlerce satın alındığını ve bu kutsal mekanların da, ya meyhane, ya kahvehane, ya da faizle işletilen bankalara dönüştürüldüğünü hüzünlü ses tonuyla anlattı.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Kaynak: Mustafa Sabri Demir / Türkiye
Etiketler:




