Sevgili arkadaşlar;
Sayfamız bütün hızıyla devam ediyor. Her hafta sonu size bu sayfayı hazırlamak için büyük bir heyecanla masa başına oturuyoruz. Gelen mesajlarınızı değerlendiriyor, karikatürlerinizi çizmek için büyük gayret sarf ediyoruz. Sadece yazı ve fıkralarınızı beklemiyorum, mutlaka çizgilerinizi de bize gönderin. Resimlerinizi veya karikatürlerinizi yayınlamak için can atıyorum.
Bugün "haklarınızla" ilgili konuyu gündeme getirmeye çalıştık. Bakalım ne kadar hakkımıza sahip çıkabiliyoruz?
Sayfamızla ilgili görüş ve düşüncelerinizi ısrarla beklediğimi hatırlatayım.
Gözlerinizdeki nur hiç sönmesin, Allah‘a emanet olun.
Dünya çocukların mı?
1923 yılında, İsviçre‘nın Cenevre şehrinde bir grup toplandı. Toplantının gayesi dünya çocukları hakkında kararlar almaktı. Toplantının sonunda tartışılan ve alınan kararlar, toplantıya katılan 40 milletin temsilcileri tarafından "Çocuk Hakları Beyannamesi" olarak yayınlandı.
Bundan tam 97 yıl önce alınan kararların bugün sadece göstermelik olduğu ortaya çıktı. Çünkü dünyanın dört bir tarafında çocuklar yine eziliyor ve mağdur ediliyor.
Somali‘den, Afganistan‘a, Irak‘tan Pakistan‘a... Hindistan‘dan Sudan‘a kadar birçok ülkenin çocukları bu gün hâlâ aç ve sefil bir yaşam sürüyor.
Halbuki Peygamberimizin çocuklara verdiği haklara bugün insanlık hâlâ ulaşamadı. Hiçbir medeniyet Resulullah Efendimizin (a.s.v.) verdiği değeri bugün bile verebilmiş değil.
Bir gün fakir bir kadın iki kızı ile Hz. Âişe‘yi ziyarete gelmişti. Hz. Âişe de evde onlara ikram için bir tek hurmadan başka verecek bir şey bulamamıştı. O hurmayı anneye verdi. Anne de hurmayı ikiye bölerek çocuklarına yedirdi. Hz. Âişe bu durumu Peygamberimize anlatınca, Peygamberimiz o kadın için şu müjdeyi verdi:
"Çocukları hakkıyla sevmek ve onları korumak, Cehennemden kurtuluşa vesiledir."
Peygamberimiz, çocuklara olan şefkatinde bir ayırım gözetmezdi. Kendi çocuklarına ve torunlarına gösterdiği aynı sevgi ve merhameti, diğer Sahabî çocuklarına da gösterirdi.
Peygamberimizin hizmetçisi Hz. Zeyd‘in oğlu Üsame anlatıyor:
"Resulullah bir dizine beni, bir dizine de torunu Hasan‘ı oturtur; sonra ikimizi birden bağrına basar ve ‘Ya Rabbi, bunlara rahmet et. Çünkü ben bunlara karşı merhametliyim‘ diye dua ederdi."
Bazı kimseler, Peygamberimizin Sahabî çocuklarını okşayıp öpmesini garip karşılıyorlardı. Kendilerinde pek olmayan bu güzel huyun, en güzel bir şekilde Peygamberimizde görülmesini tam olarak anlayamıyorlardı.
Bir defasında Akra bin Habis, Peygamberimizi, Hz. Hasan‘ı öperken gördü ve şöyle dedi:
"Benim on çocuğum var. Şimdiye kadar hiçbirini öpmedim."
Bunun üzerine Peygamberimiz, "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz" buyurdu.
Yine bir gün bedevinin birisi gelerek Peygamberimize, "Yâ Resulallah, siz çocukları öper misiniz? Biz onları öpmeyiz" dedi.
Böyle bir suale Peygamberimiz, "Allah senin kalbinden merhamet duygusunu almışsa ben ne yapabilirim?" buyurdu.
Peygamberimiz merhamet ve şefkat duygusunun en açık görüldüğü yerin, böylece çocuk sevgisinde ve onlara gösterilen şefkatte bulunduğunu belirtiyordu.
Çocuğu sevip öpmenin çok büyük bir sevap olduğunu da Peygamberimizden öğreniyoruz:
"Çocuklarınızı çok öpün. Çünkü her öpücük için size Cennette bir derece verilir ki, iki derece arasında beşyüz senelik mesafe vardır. Melekler öpücüklerinizi sayarlar ve sizin defterinize sevap yazarlar."
Çocuk, sevgidir, mutluluktur, sevinçtir.
Çocuk; geleceğin teminatı, ümididir.
Anne, babanın sevgi kaynağıdır.
Sevgiyle, şefkatle büyür.
Hep yarınlar için. Sıkıntılara acılara yorgunluklara katlanır, yarınları ona emanet etmek için.
Titizlikle büyütülür, eğitilir, eserleri korumak için. Çocuk da emanete, esere sahip çıkar.
Durmadan çalışır kendisini büyütenleri mahcup etmemek için.
İlim ve çalışmayı kendisine pusula yapar. Cahilliğe, tembelliğe savaş açar. O da büyükleri gibi kendi çocuklarına eserler bırakır.
İşgalcilerin işgal ettiği Müslüman ülkedeki kardeşleri gibi, İsrail‘in işgal ettiği Filistin‘deki kardeşleri gibi esir düşmemek, vatanlarını kaybetmemek için daima uyanık olur.
Etrafına daima güzellikler, sevgiler saçar. Mutlu bir dünya meydana getirmeye çalışır.
Büyükleri Dünya Çocuk Günü olarak ona vermişler. Ama bilir ki, bir gün yetmez çocuklara... Her gün çocukların... Çünkü dünya çocukların!
(Düşünce dünyası)
İnsanın görevi
Hepimiz insanız...
İnsan olarak akıllıyız, zekiyiz, bilgiliyiz.
Kitaplar okuruz. Okuduğumuzu anlarız. Deneyler yaparız. Bize verilen aklı, zekayı ve bilgiyi kullanırız. Bunları kullanarak keşifler yaparız. İcatlar yaparız.
Hayvanlar ve bitkiler bunları yapamaz.
Çünkü insan değildir. Akıllı zeki, bilgili değiller. Okuduklarımızı okuyamazlar... Yaptıklarımızı yapamazlar.
Onların görevi ayrı, biz insanların görevi ayrıdır.
Onlar görevlerini yerini getiriyor. Mesela tavuk yumurtluyor, inek süt, arı bal yapıyor.
Ya bizler? Biz insanlar? Görevlerimizi yerine getiriyor muyuz?
İnsan olarak düşünmek, sorumluluklarımızı hatırlamak zorundayız.
Ders çalışmayan sınıfta kalıyor. İmtihanı veremeyen üniversiteye giremiyor. Din kitaplarına göre, dünya bir imtihan salonu... İnsanlar imtihan edilmektedir.
Görevini yapan, yani Allah‘ın emirlerini yerine getirip yasaklarından sakınan insan imtihanı kazanmış demektir.
Bunların Cennete gireceklerini Allah bildirmiştir.
İnsanın birinci görevi, insan olmaktır. İnsanlığın gereklerini yerine getirmektir. Bunun da yolu, Allah‘ın verdiği aklı, zekayı, bilgiyi ve kabiliyeti Allah‘ın istediği biçimde kullanmaktan geçer.
İnsan olduğumuzu düşünelim ve gereklerini yapalım.
(Bir kıssa bin hisse)
Behlül "divane"
Birgün adamın biri Behlül‘e akıl danıştı:
"Ey Behlül, ben zengin olmak istiyorum, bana ne tavsiye edersin?"
Behlül bir an düşünüp cevap verdi:
"Demir al, demir sat!"
Demir ticareti eski çağlardan beri kârlı bir iş olarak biliniyordu.
Çünkü demir hiç fire vermeyen, daima üstüne koyan bir maddeydi. Adam Behlül‘ün tavsiyesine uyup demir ticaretine başladı ve gerçekten kısa zamanda dilediği gibi zengin biri oldu.
Zengin olduktan sonra Behlül için "Bu ne budala adam, verdiği akılla herkes köşeyi dönüyor, kendisi fakirlikten kırılıyor" diye düşündü.
Bir zaman sonra Behlül‘ün karşısına çıktı, yeni bir akıl danıştı:
- Ey Behlül Divâne (Dana yerine aptal yerine koyarak divane diyor) ben demir alıp satmaktan yeterince zengin oldum. Biraz da başka bir iş yapayım. Bu sefer ne tavsiye edersin?"
Behlül adamın alaycı üslubundan rahatsız olmuştu. Zaten adamın içini dışını bildiğinden ona şu tavsiyede bulundu:
"Soğan al, soğan sat."
Soğan ticaretinin de riskli işlerden biri olduğu bilinir. Soğan devamlı fire veren bir nesnedir. Adam soğan ticaretine başlayınca kısa zamanda iflas bayrağını çekti ve kötü kalpliliğinin cezasını pahalı bir biçimde ödedi.
(Bugün ne dua edelim)
Ey bütün ikram sahiplerinden daha Kerim ve ey merhametlilerin en merhametlisi!
Kendisine Kur‘an-ı Kerim‘i indirdiğin ve kendisini alemlere rahmet olarak gönderdiğin zata, onun al ve Ashabına Seni ve onu razı edecek ve onunla bizden razı olacağın bir salat ve selam eyle! Ey alemlerin Rabbi, kabul buyur. Alemlerin Rabbi olan Allah‘a hamd olsun.
(Tarih dede yazıyor)
Yavuz Selim Han ve Hasan Can
Yavuz Sultan Selim Hanın sırdaşı ve yoldaşı olan, bir çok dil de bilen ve alim bir zat olan Hasan Can‘a, bir gün Sultan der ki:
"Bu gece rüyamda Muhammed Bahşi Hazretlerini gördüm. Beyaz bir elbise giymiş, yolculuğa hazırlanıyordu."
Hasan Can, gayrı ihtiyari olarak cevap verir:
"Ahiret yolculuğu olsa gerektir."
Sultanın bu cevaba canı sıkılır.
"Sen bilmez misin? Rüyalar tabire bağlıdır. Eğer şeyh hazretlerine bir şey olursa, sakın gözüme gözükme!"
Çok geçmez, Muhammed Bahşi hazretlerinin vefat haberi gelir. Hasan Can hiç telaşlanmaz.
Sultan‘a der ki:
"Araştıralım, eğer benim tabirimden sonra vefat ettiyse cezaya razıyım. Ama önce vefat etti ise, Sultanım bu fakire bir hediye verse gerek."
Araştırmalar sonunda Hasan Can haklı çıkar.
Sultan, kaftanını çıkarır, bir kese altınla birlikte hediye eder. Hasan Can kaftanı alır, parayı da fakirlere dağıtıp sevabını Muhammed Bahşi hazretlerinin ruhuna hediye eder.
(Bir masalımız var)
"Masallaraburunkıvıranadam"
Zekiye ÇOBAN
Kuşlar şen şakrak cıvıldaşırken, çocuklar masal sokağını ararken, dünyanın bir ülkesinde Masallaraburunkıvıranadam yaşarmış. Kocaman gövdesiyle böbürlene böbürlenerek yürür; herkese bir kulp takmaktan, çocukları masalsız bırakmaktan çok zevk alırmış. Nerede bir masal kitabı ya da masal okuyan, masal dinleyen çocuk görse, nerede masal kokusu alsa burnunu kıvırır, "boş ve gereksiz şeyler bunlar" deyip hızla oradan uzaklaşırmış.
Masal yazarlarının da boş işlerle uğraştığını, çocukları kandırdığını söylermiş her yerde.
Masalların çocukların hatta büyüklerin hayatında bile vazgeçilmez bir değeri olduğuna kimse inandıramazmış. İşte bu yüzden herkes onu "Masallaraburunkıvıranadam" olarak bilir, bu isimle çağırırmış.
Günlerden bir gün Masallaraburunkıvıranadam‘ın çocuğu hastalanmış. Çocuk, günden güne sararıp solmuş. Masallaraburunkıvıranadam sonunda çocuğunu doktora götürmüş. Doktor, gerekli tahlillerden sonra çocuğun masalsız kaldığını, acilen "masal vitamini" alması gerektiğini söylemiş. Tabi bu, çocuğun masal okumasıyla, masal dinlemesiyle mümkün olabilirmiş. Masallaraburunkıvıranadam doktora fena sinirlenmiş:
-Masalsız kalmış da ne demek? Kafayı yemişsin sen! Böyle bir hastalık olamaz. Ben çocuğuma masal okutmam da anlatmam da! demiş. Hızla oradan uzaklaşmış. Çocuğunu başka doktorlara götürmüş. Hepsi aynı şeyi söylemesin mi? "Çocuğunuz masalsız kalmış, masal vitamini almalı. Bol bol masal okumalı yahut dinlemeli." Aksi halde daha kötü şeyler olabilirmiş.
Masallaraburunkıvıranadam, burnundan soluyormuş. Öfkeden oflayıp pufluyor, duvarları yumrukluyormuş. Bunca zamandır karşı çıktığı masalların ilaç olduğuna doğrusu çok şaşırıyormuş. O böyle şaşkın ve öfkeli dolaşırken birden doktorun çocuğuna bir masal kitabı uzattığını görmesin mi? Kalbi duracak sanmış.
Ne yapsa beğenirsiniz?
Şaşkınlıktan hiç sesini çıkaramamış. "Şu çocuğun durumu kötü olmasa ben yapacağımı biliyordum ama... diye geçirmiş aklından. İçinden bağıra çağıra hâlâ masallarla, masal yazarlarıyla kavga ediyormuş. Bu kavga sürüp gide dursun, masala kavuşan çocuğun neşesi görülmeye değermiş. Gözleri tekrar ışıl ışıl parlamış. Tatlı bir huzur yayılmış yüzüne. Su gibi içmiş kitabı. Kanamamış. Başka bir masal kitabı daha istemesin mi?
Masallaraburunkıvıranadam, çocuğuna:- okuduğun yeter, iyileştin kalk artık, demiş.
Çocuğun neşesi kaçmış. Boynunu bükmüş. Ne kadar yalvarsa da nafileymiş. Neyse ki doktor tam zamanında yetişmiş ve Masallaraburunkıvıranadam‘a seslenmiş:
- Çocuğunuz, kırk gün boyunca masal vitamini alacak. Sonrası zaten çorap söküğü gibi... İstediği gibi istediği kadar masallarla yaşayacak.
Masallaraburunkıvıranadam, öfkeyle çocuğuna:
- Ben seni masal okurken görmek istemiyorum. Ben yokken oku. Anlaştık mı? Ve sakın bana okuduklarından bahsetme!
Çocuk:
-Tamam olur, demiş.
Günler günleri kovalamış. Masallarburunkıvıranadam‘ın çocuğu onlarca masalın gizemli dünyasında ağırlanmış. Okumanın, öğrenmenin, büyük hayaller kurmanın zevkine varmış. Hastalığından eser kalmamış. Derslerinde daha başarılı ve daha sağlıklıymış. Etrafına adeta ışık saçıyormuş. Çocuğundaki güzel gelişmeleri yakından takip eden Masallaraburunkıvıranadam, bir süre sonra gizli gizli masal okumaya başlamasın mı? Ah ne hazineler saklıymış bu masallarda. İyiliği, doğruluğu, adaleti öğütleyen, hayal gücünü güçlendiren, yaşamayı sevdiren, masallar ne kadar değerliymiş meğer. Kötü düşüncelerinden kurtulmanın tam zamanıymış. Masallar çocuksuz, çocuklar masalsız yaşayamazmış. O gün oğluna çok önemli bir şey söylemiş:
"Artık masalları gizli okumana gerek yok oğlum. Hatta birlikte okuyabiliriz demiş."
Çocuk sevincinden öyle bir bağırmış ki, bütün mahalle bu sevinçli haberi öğrenmek için evlerinde toplanmış. Masallaraburunkıvıranadam‘ın adı ogün "Masaladam" olarak değişmiş. Mahalledeki çocuklar ve Masaladam, o günden sonra masal şenliklerinde yüzlerce masalla buluşmanın keyfini çıkarmış.
Komik mini test
Sevgi Demirci ÖZBEK
1. Bir Müslüman‘ın verdiği sözü tutması gerekir mi?
a) Hayır , şart değil.
b) Keyfine göre hareket edebilir.
c) Eğer gerçek Müslüman ise verdiği sözü tutması kesinlikle gerekir.
2. Karşındakine verdiğin sözü tutmazsan ne olur?
a) Sana bir daha güvenmez.
b) Seninle sözleşmeye devam eder.
c) Sürekli seni affeder.
3. Söz verip de tutmamak, karşındakini kandırmak mıdır?
a) Olabilir
b) Evet
c) Hayır
4."Söz vermek borçtur" sözü kime aittir?
a) Annemize
b) Peygamber Efendimiz‘e
c) Teyzemize
5. Sözünü tutan insan, nasıl insandır?
a) Nankör
b) Kibirli
c) Güvenilir
cevaplar:1c/ 2a/ 3b/ 4b/ 5c
(Dev hayvanları tanıyalım)
Tuvalet kullanan hayvan: Gergedan
Belki şaşıracaksınız, ama gergedanlar tuvalet kullanmasını bilirler.
Tuvalet ihtiyacı duydu zaman bunu rastgele yapmaz. Bir ağacın veya çalılın altına tabak şeklinde bir çukur kazar.
İhtiyacını o çukura giderir ve üstünü kapatır. Sanki ormanları kirletmemeye dikkat ve özen gösterir.
Gergedanların yurdu Afrika‘dır. Kulakları yuvarlak ve üst dudakları sivridir.
Saatte 45 kilometre hızla koşabilirler.
Gergedanlar arasında en tehlikeli olanları ise Kara gergedanlarıdır.
Ama fillerden çok korkar, ödü çatlar. Bir gergedan bir file rastladığı zaman kenara çekilip saygıyla yol verir. Çünkü filin üstünlüğünü peşinen kabul etmiştir.
Ama aslan görse hiç çekinmeden saldırır. Boynuzlarıyla karşı koyabilir.
Bütün gergedanların ayaklarında üçer parmak bulunur.
Parmaklar hayvanın yürüyüşünü rahatlatacak biçimde yaratılmıştır.
Ayakların altı çok serttir.
En kalın dikenlerle kaplı bölgelerde bile rahatça yürüyebilir.
Gergedanın boynuzu bazılarının sandığı gibi kemik değildir.
Tırnaklarımızla aynı maddeden yaratılmıştır.
Gergedanın en iyi dostu minicik kuşlardır. Bu kuşlar her zaman gergedanın yardımına koşarlar. Nasıl mı? Dev gergedanın katmerli derisine yerleşen bazı asalaklar hayvanı rahatsız ederler.
Gergedan onlardan kurtulmak için toza bulanır, çamura yatar, yıkanır, fakat yeterince temizlenemez. O zaman minicik kuşlar, dev dostlarının yardımına koşarlar.
İnce, uzun gagacıklarıyla deri altındaki asalakları, parazitleri bir güzel temizlerler. Hem kendi karınlarını doyururlar, hem de dev dostlarına yardım etmiş olurlar.
(Dinimi öğreniyorum)
Teyemmüm nedir, nasıl yapılır?
Teyemmüm, su bulunmadığı veya suyu kullanma imkanı olmadığı zamanlarda abdest veya gusül yerine geçen özel bir temizliktir. Su bulununcaya veya kullanma imkanı doğuncaya kadar abdest ve gusül yerine geçer. Temiz toprak veya toprak cinsinden bir şeye elleri sürüp kolları ve yüzü meshetmek suretiyle yapılır. Teyemmüm, İslam‘ın kolaylık dini olduğunun işaretlerinden biridir
Teyemmümün Farzları
1. Niyet etmek
2. Ellerini temiz toprağa iki kere vurarak yüz ve kolları meshetmek.
Teyemmüm nasıl yapılır?
Besmele çekip abdest veya gusül için teyemmüm yapmaya niyet ederiz.
Ellerimizin iç tarafını toprağa veya toprak cinsi bir şeye, parmaklara hafif açık bir şekilde süreriz.
- Ellerimizi birbirlerine vurup ellerimizdeki kaba toprak kalıntısını silkeleriz.
- Yüzümüzü meshederiz
- Ellerimizi yine toprağa sürüp silkeleriz.
- Ardından sol elimizle sağ kolumuzu, sağ elimizle de sol kolumuzu dirseklerle birlikte meshederiz.
Teyemmümü bozan durumlar
- Gusül yerine teyemmüm alınmışa guslü gerektiren durumlar, abdest yerine teyemmüm alınmışsa abdesti bozan durumlar teyemmümü bozar. Ayrıca su bulunduğunda ya da suyu kullanmaya engel durumlar ortadan kalktığında da teyemmüm bozulur.
(Hoca Nasreddin‘in biri bir gün)
Bağdat mektubu
Bir gün Hoca‘ya yolda okuma yazma bilmeyenlerden biri rast gelir. Hoca‘nın yolunu keserek derdini anlatır:
"Hocam bak ben cahil bir adamım. Sen alim, fazıl, okumuş birisin. Bu işler senin elinden gelir. Bana bir mektup yazıver. Ben söylerim sen yazarsın" der.
Hoca adamı şöyle bir tepeden tırnağa süzer ve sorar:
"Bu mektubu nereye göndereceksin?"
Adam da Bağdat‘a yollayacağını söyler.
Hoca da:
"Ben oraya gidemem" der.
Adamcağız derdini anlatamadığını zannederek, konuyu tekrarlar.
"Hocam, sen gitmeyeceksin, mektup gidecek mektup!" der.
Bakar ki, Hoca derdini anlatamıyor... Şöyle izah eder:
"Onu okumak için, benim gitmem gerekir" der.
(Sizden gelenler)
Canım ormanım
Orman yeşilliktir
Orman sevgi dolu mutluluktur
Canım ormanım.
Ormanda kuşlar cıvıl cıvıl öter
Orman sevgi kaynağımızdır
Canım ormanım.
Orman yurdumuzun çiçeğidir
Orman yurdumuzun güzelidir
Canım ormanım.
Nazlı Atak, Tokat
Doğuyor mu, batıyor mu?
Adam bir resim sergisini geziyordu. Tabloya uzun uzun baktı. Yanına gelen bir kişiye dönerek:
"Şu tabloya bak azizim" dedi. "Güneşin doğuşunu ne kadar güzel, ne kadar renkli tasvir etmiş. Bravo doğrusu."
Yanındaki adam itiraz etti:
"O güneşin doğuşunu değil, batışını tasvir ediyor."
"Allah Allah, nereden bildin?"
"Bilmez miyim? Tabloyu yapan benim... Saat 11‘den önce kalkamam da."
Salihanur Peker, İSTANBUL
Cinnet
Paris ağır ceza mahkemesi hakimi, bir katili beraat ettiren on iki jüri azasına sordu:
"Peki ama beraate sebep ne?"
Jüri üyeleri hep bir ağızdan:
"Cinnet" cevabını verir.
Hakim üzülerek:
"Vah vah... Hepiniz de mi çıldırdınız?"
Mehmet Ali Ak, Isparta
Allah sevgisi
Benim alnım secdeli
İnancımı yaşarım
Hayatta her engeli
Teker teker aşarım.
Bütün varlık varlığı
Senden alır bilirim
İman yener darlığı
Rabbim sana gelirim.
Hasan Gümüş, Denizli




