Karanlıktakiler‘de, paranoid-şizofren bir annenin yüzü karşılıyor bizi perdede. Fransız kara filmlerini anımsatan bu başlangıç ile nasıl bir filmle karşılaşacağımız az çok belli oluyor. Ev dekorasyonu, sesler ve annenin yüzündeki makyaj tonu bile seyirciyi yabancısı olduğu bir merkeze yavaş yavaş çekmeye başlıyor.
Egemen (Erdem Akakçe) 30‘lu yaşlarını aşmış, bir reklam ajansında ofis boy olarak çalışan ve ilerleyen yaşına rağmen annesi Gülseren (Meral Çetinkaya) ile aynı evde yaşamak zorunda olan genç bir adamdır. Annesinin zihinsel kararmalarıyla geçen bir hayat. Egemen için, evlerinin içine gizlenmiş, belki de sadece onlar için hazırlanmış ufak bir cehennem gibidir. Gülseren içinse hayattaki tek varoluş nedenidir Egemen. Gerisi, kendisini hapsettiği evinde yaşadığı bitmeyen bir huzursuzluk ve tedirgin bir ruhtur. Yanında olmasını istediği tek kişi Egemen‘dir. Oğlunun kendisinden ayrılmasına dair en ufak bir düşünce bile bir çılgınlık nöbetine girmesi için yeterlidir. Egemen‘in tüm hayatını geçirdiği bu cehennemden uzaklaşarak, rahat nefes alabildiği, normal bir hayata yaklaştığı tek yerse çalıştığı reklam şirketidir. İşi sayesinde dış hayatla bir bağ kurmak az da olsa annesinin karanlık dünyasından uzaklaştırır Egemen‘i. Öte yandan patronu Umay‘a (Derya Alabora) duyduğu ilgi genç adam için büyük bir açmazdır. Annesinin varlığı bu ilgi önünde koca bir engeldir. Çaresizliği artan Egemen iki kadın arasında sıkışıp kalır.
‘Karanlıktakiler‘ adlı filmin resmi sitesinde verilen sinopsisin büyük bir bölümünü alıntıladım. Hem filmin anlattığı olay kafanızda hafif de olsa belirsin, hem de az sonra yapacağım eleştirilerin dayanak noktası somut olarak gözünüzün önünde bulunsun diye.
Karanlıktakiler, gerek sinema eleştirmenleri gerek de halkımız tarafından merakla beklenen bir filmdi. 2 Ekim Cuma gününden itibaren de sinema salonlarımızda gösterime girdi. Filmin dünya prömiyeri Montreal Film Festivali (Kanada) ‘nde yapılmış, alınan olumlu ve sıradışı eleştiriler (filme kara mizah denmesi gibi), filme olan merakın gitgide artmasına sebep olmuştu. Çağan Irmak, film vizyona girmeden önce verdiği röportajlar ile farklı bir konu üzerinde deneme yaptığını ve gerçek hayatında da izleri bulunan bir olayın, gerçek hayatındakinden farklı bir sonla bitirildiğini aktardı.
Irmak‘ın röportajlarına herhangi bir basın- yayın organında rastlayan okuyucularımız da katılacaktır ki, yönetmenin konuşmalarındaki üslubu, sinematografisinde yer alan diğer filmlerin kendisine yüklemiş olduğu bir özgüven ile süslüydü. Yönetmen, ‘gişe filmi‘ algısını farklı bir yönde yorumlamamıza sebep olacak denli kaliteli filmlerini art arda vizyona soktu, izleyicilerin beğenisine sundu.
‘Babam ve Oğlum‘ da kimine göre bir devrin acımasızlığına selam çaktı, kimine göre kırgınlıklarla dolu bir baba-oğul ilişkisini anlattı. ‘Issız Adam‘da da kimine göre modern zamanın acımasızlığına selam çaktı, kimine göre kırgınlıklarla dolu bir sevgili ilişkisini anlattı. Gişede büyük başarı sağlayan bu iki filmin ortak kelimelerini yazmamız gerekirse: ‘herhangi bi nesnenin/zaman diliminin/sosyo, psiko-kültürel durumun acımasızlığına selam çakmak ve kırgınlıklarla dolu bir ilişkiyi anlatmak‘.
Bu süreç içerisinde bendeniz, Çağan Irmak‘ın genelde değerlendirme dışı tutulan iki filmi: ‘Ulak‘ ve ‘Bana Şans Dile‘ yi atlayarak geçemeyeceğim. Zira; Irmak‘ın sinema dilinin, bu iki filmin tam anlamıyla çözülmeden anlaşılamayacağını düşünüyorum. Ulak, ne kadar masal dünyasında gezinen bir dile sahipse, Bana Şans Dile de ilk film olarak o kadar gerçekçi anlatıma bağlı bir filmdi. Masal ve hayat, daha doğru ifadeyle ‘gerçek ve hayal‘ arasında gidip gelen bir dili, nerede ve ne zaman kullanacağını bilen, ama içinde de bunun huzursuzluğunu/ görünmez baskısını yaşayan bir yönetmen Irmak. Lirizmi, arabesk ile şu ana kadar hiç karıştırmaması ise onun sinemasını sevmemiz için ise başlı başına güzel bir neden.
Şehir: Çağan Irmak‘ın sinema dilinin şifresi
Modern hayat, sınıflar arası tabakalaşma, bir devrin siyasi olayları, sosyolojik olarak Türkiye, psikolojik olarak Türkiye, aile yapısı ve benzeri çoğaltabileceğimiz örneklerden mütevellid ırmak gibi bir dil. Şimdi konular az çok anladığımız üzere karanlık ve derin yataklarda yer buluyor. Mesela sadece modern hayat teması ele alınarak ortaya binlerce film senaryosu koyulacağı inkar edilemez. Fakat bu modern hayat içinde özel olarak bir kişiye ve o kişide de özel olarak bir duruma ve o durumda da özel olarak bir noktaya dikkat çekmek maharet işi.
Karanlıktakiler‘de, paranoid-şizofren bir annenin yüzü karşılıyor bizi ekranda. Fransız kara filmlerini anımsatan bu başlangıç ile nasıl bir filmle karşılaşacağımız az çok belli oluyor. Ev dekorasyonu, sesler ve annenin yüzündeki makyaj tonu bile seyirciyi yabancısı olduğu bir merkeze yavaş yavaş çekmeye başlıyor. İlerleyen dakikalarda Egemen(oğul)in suskunluğunun bir hastalık olmadığını, annesiyle susarak konuştuğunu anlıyoruz.
Hastalığı sebebiyle yaşadığı muhitin içinde yabancılık çeken yalnız kadın Gülseren‘in durumu, oğlu Egemen‘in işe gitmek için evden ayrılmasıyla daha da siyah bir hal alıyor. Gülseren‘in, ev işlerini halletmek için kendisine gelen öz kardeşinden bile gözyaşlarını saklaması filmin ilk kesin mesajı. Gençlik döneminde -belli ki- gayet nazik ve yapay bir ortamda yetişmiş Gülseren‘in, kardeşinin kaba sözleri karşısında takındığı tavır, film özetinden bîhaber filme giden seyircilere gayet normal gelecektir.
"Üsküdar‘la Beşiktaş arasında geçişmekle meşgul olan bir Türkiye‘de" - Mustafa Akar‘dan mülhem-, sosyal sınıflar arasındaki farkların keskin olarak Babam Ve Oğlum‘dan sonra çizildiği filmi olan Karanlıktakiler, baba-oğul ilişkisini anne-oğul ilişkisine çeviriyor, biz‘in meselesini ben‘e eviriyor. İnsanların, hiç düşünmeden yanlarındaki kişileri eleştirme hastalığı, onların hayatlarını önemsiz sayarak attıkları adımlar filmin dikkat çektiği noktalardan. Egemen‘in annesiyle arasında mevcut bulunan nevrotik ilişki, bazen kendini kısa kara mizaha, bazen de trajediye bırakıyor.
Egemen‘in iş yerindeki patronu Umay‘ a olan aşkı ise sinopsisi yazının başına eklememin tek sebebi. Ütopik bir kaçış noktası arayan Egemen‘in kalbini tatmin eden tek çıkış noktasının, onun aşkı olarak bize gösterilmesi açıkçası beni hiç ikna etmedi. Sinopsiste iki kadın arasında kalmaktan bahsediliyor ve fakat ikinci kadının, yani Umay‘ın, anne ile en ufak bir çakıştığı nokta yok. İki kadın arasında kalmaktan ziyade, Egemen‘in, benliği ile annesi arasında kalması söz konusu.
Egemen‘i görmek burkuyor bizi
Egemen‘in çalıştığı mekanda ise ince mesajlar var. Herkes meşgul, herkes koşuşturmaca ve iş bitirme peşinde. Görünmeyen bir hiyerarşi buram buram kokuyor ofiste. İnsanlar gidiyor, geliyor, yiyor, içiyor. Binlerce insanın girip çıktığı kapının yerinde durması değil de, kapının arkasında daima Egemen‘i görmek burkuyor bizi.
Bu filmde minimalist bir anlatışı tercih eden Irmak, genelde büyük koz olarak sahaya sürdüğü diyalogları geri plana çekiyor ve oyuncularının tiyatro kökenli ve alanında usta olmasına da güvenerek, kelimelerin görevini yüzlere veriyor. Bizimkiler‘in devamlı hıçkırıklara boğulan bayanı, usta tiyatrocumuz Meral Çetinkaya‘nın oyunculuğu, oyun olmaktan öteye gitmiş. Bazı sinema eleştirmenleri, Çetinkaya‘nın filmdeki oyunculuğunu abartı bulduklarını belirtmiş. Onlara, ‘paranoid-şizofreni‘ hastalığını detaylı incelemelerini ve fırsat bulurlarsa bu illete tutulan birkaç hasta ile aynı ortamda bulunmalarını tavsiye ediyorum.
Çetinkaya‘nın bu harikulade canlandırmasına, yine usta bir tiyatrocumuz Erdem Akakçe‘nin eşlik etmedeki performansı ise dudak uçuklatacak kadar iyi. Bastırılmış duygu metaforunu yüzüne öyle bir yerleştiriyor ki Akakçe, bize saygıyla izlemek kalıyor.
Ayrıca filmdeki Gülseren karakterine yoğunlaşırken aklıma ilk gelen şey ‘Gregor Samsa‘ oldu. Malumunuz, Gregor Samsa, Franz Kafka‘nın ‘Dönüşüm‘ adlı hikayesinin ana kahramanı. Normal bir yaşantısı varken bir gün uyanıyor ve bir bakıyor ki böcek olmuş. Bu kelimeleri/ fikrimi, filmi izledikten sonra çok çok daha net anlayabileceğinizi belirtmekle birlikte, filmin final sahnelerinde karşınıza çıkacak olan Gülseren‘in hastalığına sebep olan olayın vebu olayla birlikte hasıl olan hastalığın ortaya çıkardığı bazı özel davranışlar(çocuk sesinden nefret etmek, kapı sesinden irkilmek gibi- biraz spoi oldu bu-)ın açıklandığı bölümü de dikkatle izlemenizi tavsiye ediyorum. Zira bu bölümde Çağan Irmak yine kamerasını bir devre yöneltiyor ve siyasiler birbirlerini yerken, halkın ekmeği, halkın şusu busu derken, aslında halkın ne kadar güvensiz, mahvolmuş ve tehlikeli bir ortamda yaşadığını dillendiriyor. Gülseren‘in gençliğinde başına gelen bu acı olayın yapılış esnasında mahalleden bekçi düdüğü sesi gelmesi ise trajikomik bir simge olarak yankılanıyor kulaklarımızda.
Ve filmin sonu. Kimine göre ‘askıda‘. Kimine göre de ‘fikir jimnastiği yapmak için bırakılmış bir açık uç‘. Bana göre ‘hayat‘. Bu kadar.
Saylan‘a saygı duruşu modası
‘Türkan Saylan‘a saygı duruşu‘ modasına dahil olanlar arasına Çağan Irmak da dahil oluyor, bu da filmin arka tarafındaki mesajlardan. Türkan Saylan dışında güncel olarak Cem Garipoğlu olayına ve kadın/ şiddet programlarına fonda televizyon sesiyle yer ayırıyor Irmak. Müzikler gerçekten kafkaesk ve bunalımın merkezinden çıkma. Karanlık. Sert olmayan fakat karanlık bir vücuda sahip olan müzikler, Çağan Irmak‘ın müzik konusundaki tercihlerindeki tutarlılığı/ başarısını bir kez daha gözler önüne seriyor.
Son söz: Gişe filmi değil. Issız Adam‘la Çağan Irmak‘ı seven ve tanıyan çoğu kişi, bu filmden oflayarak puflayarak çıkar. Ama anlattığı hikâyeden ziyade, hikâyeyi anlatış tarzı ile izlenilmeyi hak eden bir film. Gidin, izleyin. Birkaç saat ayırmaya değer.
Sinemayla kalın efendim...





