Kerem henüz yedi yaşındaydı. Korkuyordu, cinayet haberleri, kavgalar, büyüklerin çatışmaları, etrafında gördüğü işittiği şeyler onu tedirgin ediyordu.
Anne her sabah bir kadın programı izliyor ve akşamları burada izlediği cinayetleri, evden kaçan genç kızları, çevresindeki insanlara şiddet uygulayan insanları anlatıyor ve onu uyarıyordu. "Sakın kimseye güvenme, sakın birisi bir şeyler verdiğinde alma, insanlardan uzak dur, seni kaçırırlar" diyordu. Anne kaygılanmakta haklıydı, şiddet olaylarına her gün bir yenisi daha ekleniyordu. Ama küçük bir çocuk için bu kadar güvensiz bir dünyada yaşamak nasıl bir şeydi. Kerem bunu nasıl başaracaktı. Anne anlatmakta haklıydı ama dünyada iyi şeyler yok muydu? Anne keşke bu iyi şeylerden de bahsetseydi. Mesela, o hafta yengesi doğum yapmış ve bir kuzeni dünyaya gelmişti. Baba, işinde terfi etmişti ve artık çalıştığı kurumun müdürüydü, abla takdir getirmişti... Ama anne bunları hiç görmüyordu, dünyayı sadece kötü şeylerin olup bittiği bir korku meydanı olarak anlatıyordu. Kerem korkuyordu, dışarı çıkmaktan, insanlarla konuşmaktan, oynamaktan evde yalnız kalmaktan, karanlıktan, yalnızlıktan korkuyordu. Korkmakta haklıydı ama dünyada iyi şeyler de vardı neden onları göremiyordu.???
Elektronik oyuncaklar
Günümüz çocukları bir hastanenin doğum servisinde dünyaya geliyorlar ve yaşamlarını beton duvarlar arasında geçiriyorlar. Elektronik oyuncaklarla oynuyorlar, hazır yiyeceklerle besleniyorlar, dış dünyayı korkutucu bir alan olarak algılıyorlar. Toprağı, ağaçları, tabiatı, hayvanları yakından tanıma şansları olmuyor, hayal güçlerini kullanamıyorlar. Modern insan çocukluğunda da gençliğinde de erişkin yaşa geldiğinde de her şeyi kısa süreliğine yaşıyor. Modern kültür, insanın nesnelerle tutarlı sağlam ve derin bir ilişki kurmasına müsaade etmiyor. Nesnelerle ilişkilerini zayıflatan, keşfetme düşünme yeteneğini körelten insan anlık ilişkiler, kurmaktan hoşlanıyor kendisine verileni alıyor, farklı şeyler üretemiyor. Bu da insana tefekkür etme, aklını kullanma imkanı vermiyor. Bu durum özellikle çocuklarda boşluk hissinin oluşumuna neden olmakta ve duygusal zekanın gelişimini etkilemektedir. Nesnelerle yüzeysel ilişkiler kuran çocuk, duyu organlarını kullanmaktan uzak kalıyor. Portakalı yiyor ama koklamıyor, tadını hissetmeye çalışmıyor. Modern yaşam, kişiyi verilen rolü yerine getiren otomatik bir nesneye dönüştürüyor. Bunun sonucunda da kişini hayal gücü yetenekleri gelişemiyor...
Çocuk canlı varlıklarla iletişim kurduğunda ve hayatı duyularıyla hissettiğinde boşluk duygusuna düşmez. Oysa, beş duyusunu kullanmayan ve sadece kendisine verilen rolü yerine getiren çocuk doyumsuzluğa alışıyor, neye sahip olursa olsun tatmin olmuyor. Oysa yaşadığı dünyayı tanımaya çalışması, buradaki varlıklara bağlanması ve bunu içselleştirmesi çocuğun duygu dünyasını zenginleştirmektedir. Nesnelerin içselleştirilmesi çocuğun duygusal zekasının gelişmesi ve hayattan keyif alması bakımından da önemlidir. Burada çocuk, eşya ile kurduğu duygusal alışveriş vasıtasıyla varlık nedenini anlamaya ve Yaratıcı'nı tanımaya çalışır. Ve bu çocuk ileride umutsuzluğa ve boşluğa düşmez.
Kerem'in kaplumbağası
Çocuk hayata başladığı günden beri çevresinde gördüğü duyduğu her şeyi okuyurdu. Dünya zengin bir kitap gibi akıyordu çocuğun içine. Özellikle anne babanın sevgisi, şefkati, kişiliği, karakteri çocuğun iç dünyasında saklıydı. Çocuk hayata buradan anlam veriyordu.
Kerem sadece anne babayı değil büyük ebeveynlerini de taklit ediyordu. Her kış onlar İstanbul'a gelirler ve üç ay kalırlar bu süre içinde Kerem'e her gece masal anlatırlardı.
O yaz büyükanneyi ziyaret için köye gittiler. Burası Kerem için çok eğlenceliydi, hayvanlar, çiçekler, küçük su arkları onun için zengin bir oyun alanıydı. İlk günlerde böceklerden korktuğunu hissetti, evin bahçesine konan kelebekleri gördüğünde içeri kaçıyordu. Ama zamanla bunlara da alışmıştı. Artık kelebeklerden korkmuyordu çünkü, onlarla arasında bir tür bağlanma gerçekleşmişti. Bir sabah evin bahçesine çıktığında aşağı doğru yürüyen bir kaplumbağa gördü. Önce korktu, geri kaçtı sonra büyükanne ona kaplumbağaları anlattı, kaplumbağaların ne kadar sevimli hayvanlar olduğundan bahsetti.
Büyükanneyi dinledikten sonra kaplumbağaya karşı içinde bir sevgi gelişti. Onunla uzun uzun konuştu, kucağına alıp sevdi. Kaplumbağa korkudan kafasını içeri sokmuştu. Kerem ona zarar vermeyeceğini korkmasına gerek olmadığını anlattı. O gün öğleye kadar kaplumbağa ile oynadı. Bu onun şehirde vitrinlerde gördüğü maket kaplumbağalara benzemiyordu. Canlıydı hareket ediyordu ve onunla iletişim kurmuştu. Öğle vakti kaplumbağayı bırakıp eve gitti. İçeri girdiğinde aklı hala kaplumbağadaydı. Kaplumbağanın yürümesi, yerde sürünmesi, başını kaldırıp bakması, korktuğunda başını içeri çekmesi içine katılmış ve Keremle kaplumbağa arasında bir bağlanma gerçekleşmişti. Ertesi gün yine aynı saatlerde kaplumbağa ile konuştu, hatta yanına gidip onu okşadı, eline aldı... Köydeki arkadaşlarını da çağırdı onların da kaplumbağaya dokunmalarını istedi, arkadaşlarına İstanbul'daki oyuncaklarını anlattı. Kerem kaplumbağayı sevmişti onunla arkadaş olmuştu. Artık şehre gittiğinde arkadaşlarına ondan bahsedebilirdi.
Ama üçüncü gün kaplumbağayı göremedi, tatil bitinceye kadar her sabah bahçeye çıktı ama kaplumbağa yoktu. Büyükanneye sorduğunda kaplumbağanın bazen bahçeye geldiğini bazen de yukarı ormana çıktığını ve orada yumurtladığını öğrendi. Onu hayalinde hep yaşattı ve gözleriyle uzaklarda aradı.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



