1- Ruhsuz ve akılsız yaratıklar (Tanrılar)

2- Geçmişte yaşamış büyük şahsiyetlerin türbeleri, tanınmış simaların heykelleri.

3- İnsanları doğru yoldan saptıran din adamları haham rahip gibi...

Müşrik geleneği putları önemsemekte ve adeta onları hayatlarının bir parçası haline getermekteydi. Onlar belli zamanlarda mallarından bir kısmını Allah adına bir kısmını da tanrılar adına ayırırlardı. Allah adına ayrılan mal cüz‘i bir miktarı kapsarken tanrılar adına ayrılan kesim ise seçilmiş ve fazlaca bir miktar olmaktaydı. Çünkü Allah adına ayrılan bölüm fakir fukaraya verilirken Tanrılar adına ayrılan din adamlarının cebine, evine, mülküne giriyordu. Sözde din adamları olarak tanınan bu sapık insanlar halkın malını sömürmek için din istismarı yapıyorlar ve kendilerine ayrılan bülümün artmasını sağlıyorlardı.

Müşrikler önemli gördükleri kişiler öldüğünde bu kişinin heykelini dikerler mezarını anıtlaştırırlar ve adeta yeni bir tanrı edinirlerdi. Ölmüş kişinin mezarına giderler onun ruhundan bir şeyler isterler dilekte bulunurlar mevtayı kutsadıkça kutsarlardı.

Önemli merasimlerde ise putların önünde saygı ve tazimde bulunurlar onları ziyaret ederlerdi. Putlardan biri de fal bakmak amacıyla diğerlerinden ayrılmaktaydı. İnsanlar bu putun önüne gider orada fala bakarlardı.

Halkın bir çok putu vardı. Cansız elle yapılmış putlar, ay, güneş, yıldız, türbeler heykeller... ancak şirkin kol gezdiği bu toplumda sayısız sosyal çıkmazlar da mevcuttu. Fuhuş, zina, hırsızlık, sınıf ayrımcılığı, fakiri dışlama, ırksal saplantı, kapitalist anlayış, geçmişden gelen köhne adetler, kız çocuklarını öldürme, kabile kavgaları, köleleri küçümseme... gibi laçka bir anlayış ve yaşantı vardı.

Nice çağlar gelip geçti. İnsanların yaşam tarzları, dünya görüşleri hayal ve beklentileri değişti. Fakat bugün, geçmişin bir uzantısı olan cahalet gelenekleri hâlâ sürüyor. Sözde çağdaş olduğunu iddia eden bir çok kişi, fallardan medet umuyor, türbelerden dilek diliyor, belli kişileri putlaştırırıcasına kutsuyor... Öte yandan fakiri dışlıyor, zengini önemsiyor, yetimin ekmeğini çalıyor... Değişen sadece çağın görüntüsü....

Tevhid dininin bozulma nedenleri

1- hakim sınıfın çıkarları

2- insanların hurefelere yenik düşmesi

3- Sözde din adamlarının (hakim sınıfın etkisiyle) dini tahrif girişimleri.

Müşrikler Allah‘a inanırlardı. Toprağın, mahsülün ona ait olduğunu da kabul ederlerdi. Ancak putlar ile Allah‘a eş koşmaktaydılar. Onlar para, unvan, şöhret gibi bazı mefhumları putlar vasıtasıyla elde ettiklerine inanmaktaydılar.

Şirk insanı akıl ve zihin zemiminden o kadar çok uzaklaştırıyor ki mantık sınırını zorluyor. Şirk ne akla ne mantığa ne kalbe ne de ruha hitap ediyor. Şirk ancak nefsi emmareleri besliyor, büyütüyor ve gelecek nesillere bir leke gibi bulaştırıyor.

Sırf ben inandım demek yetmiyor. Müşrik zihniyetlerin düştüğü hata burada başlıyor. Onlar inandıklarını söylüyorlar ancak yaşantıları ve dünya görüşleri inandıklarıyla çelişiyor.

Dine karşı din türetiyorlar

Dine karşı hurefeler türetiyorlar ...

Ortaya çıkardıkları dinin ise gerçek din ile uzaktan yakından alakası yok. Bu sahte din daha sonra gerçek din ile savaşmaya başlıyor. Varlığını sürdürebilmek için gerçek dini karşısında bir tür engel olarak görüyor.

Müşrik zihniyetinlerin, bir handikapı da dini aktif hayatın içersinden çıkararak vicdanlara hapsetmesidir. Bu zihniyet Allıh‘ın dinini göklere hapsettiğini söyleyerek yeryüzünün hakimiyetini kendisi belirliyor. Allah‘ın dinini eksiltiyorlar. Oysa din birey ve toplumun bütün hayatını ilgilendiren dinamik ve aktif bir sistemler bütünüdür.

Şunu da biliyoruz ki, tarih boyunca dinlerin tahrifinde çıkarcı hakim sınıfın etkisi oldukça büyüktür. Bu zihniyet din adamlarını iki şekilde ekarte etmeye çalışmışdır.

- Sahte din adamlarını para, iş, makam, unvan vaadleriyle satın alarak türettikleri asılsız dini bu insanlar aracılğıyla halka vaaz ettirmişlerdir.

- Bu tür sahte vaadlerin peşine düşmeyip ölüm pahasına dinlerine sahip çıkan gerçek müslümanların sonları ise şahadetle sonuçlanmıştır.

Çocuklarımızın dilini anlayabiliriz

Küçük kızım, lise birinci sınıfa gidiyordu ve okumayı hiç sevmiyordu. Ablası onun için kitaplar seçiyor ve okuduğu her kitaba karşılık olarak hediye alacağını söylüyordu ama kızım ısrarla okumak istemiyordu. Bir hafta sonu onun en sevdiği kurabiyeyi yaptım ve öğleden sonra, "bugün istersen sohbet edelim, çay da hazır" dedim. Yüzüme bakıp gülümsedi. Sonra birlikte balkona geçtik ve çaylarımızı yudumlamaya başladık. Büyük kızım okuldaydı ortancam da dersaneye gitmiştik. Küçük kızımla başbaşaydım. Ona o ay içinde okuduğum kitabı özetledim ve konuyla ilgili düşüncelerini sordum. Birlikte kitabı kritik yaptık. Sonra ona yeni okuyacağım kitabı gösterdim, istersen bu ay bu kitabı birlikte okuyalım ve kritik yapalım dedim. Güldü, sonra başlayabilirim ama sıkılırsam bırakacağım dedi. Tamam dedim. Kızım o hafta kitaba başladı ve hiç sıkılmadan okudu. Sonra da ben okudum ve birlikte kritik yaptık. Bu kızımın çok hoşuna gitmişti "anne nasıl bir taktik uyguladın bilmiyorum ama kitap çok güzeldi" dedi. Ben de ona sarıldım ve "sen dünyanın en şeker kızısın" dedim. Ben kendim de eğitimle ilgili kitaplar okurum ama bir anne olarak hepimizde çocuklarımızın dilini çözecek bir istidat var buna inanıyorum.

(Melike Gürbüz)

Muhabir: Haber Merkezi