1973 yılıydı. Eğitimini ABD'de yapmış bir parlamenteri dinliyorum bir toplantıda; yeni üniversiteli genç halimle.
Orada diyor anlatıcı ABD'den bahsederken. Orada para kullanılmıyor. Küçük plastik kartlarla yapılıyor alışverişler. Çünkü cebinde nakit para taşıyanın öldürülme ihtimali hep vardır.
Hayalimde geliştirmeye çalışıyorum: Alışverişlerde kullanılan plastik kart hadisesini. Fakat bir sonuç alamıyorum.
Telefonların yaygın olmadığından yüksek paralarla hat satışlarının yapıldığı o günlerde, jetonla ve ancak PTT önlerindeki kulübelerde konuşulabilirken insanlar, ben nerden bilecektim her işyerinin bir telefon hattı ile bankalara bağlı olduğunu. Hayalimize sığmazdı, bankaların dahi yağmurlu havalarında ikiyüz metre ötedeki şubeleriyle irtibat kuramadıklarını söyledikleri o günlerde.
O günler, gençlerimizin birbirini üstün olmak için kırdığı günlerdi.
O günler, kartel gazetelerinin her gün bugün ölenler listesi yayınladıkları günlerdi.
Kim merak etsin, plastik kartlarla alışveriş yapmayı? 70 Sente muhtaç olmuşuz ve sorgulamıyoruz niçin olduğumuzu. Plastik kart kimin umurunda.
Geçtiğimiz hafta gazetelerde 1967 yılında ilk bankamatik hizmete girmişti, haberini okuyunca mecburen hatırladım bilgiden yoksun olduğumuz o çatışmalı günleri.
1967 yılı... Henüz 68 kuşağının hazırlık yaptığı o yıllarda kimse sorgulamıyor teknoloji nereye gidiyor diye. Hatta Bil Gates'in 1964 yılında okuduğu okulda internet eğitimi yaptığı da sorgulanmıyor.
Çünkü elimizde böyle bir bilgi yok.
Dış dünyadan haber vermekle yükümlü gazetelerimiz ise politikacı peşinde, kavgalı grev peşinde, kurtarılmış bölge peşinde...
İstenilen bilgiye hemen ulaşma günlerine ermişiz. Lakin merak kalmamış.
Bu ülkede geçmiş günler nasıl yaşanmış ve niçin haberi olmamış insanlarımızın teknolojik gelişmelerden, sorgulamasına dahi meraklı değil gençlerimiz. Neden?
Bütün dünya uydu kanalları ile renkli teelevizyonlar seyrederken, niçin bizim ülkemiz terkedilmiş yansıtıcılı direkli ilkel teknoloji ile siyah-beyaz'a mahkum edildi yıllarca.
Bu sorulara cevap aranmaya değmez mi?
Bu sorulara cevap bulunduğunda bugün yaşanan krizli günlerin nedenine de ulaşılmaz mı?
O günlerden beri binlerle ifade edilen insanımızın kanları hâlâ akıp dururken, sebebin nerede yattığını neden merak etmiyor bu ülkenin insanları?
Yoksa korkuyorlar mı? O günlerde kim varsa/hangi zihniyet varsa, bugün de o var, gibi bir cevapla karşılaşacaklarından ve böyle bir cevabın oluşmasında katkılarının tescillenmesinden.
Hatalarımız ortak bizim.
Kurtulma ümitlerimizi, gayretlerimizi "ya ötekiler gelirse" korkusuna feda etmemizi, bakalım gelecek nesiller, meraklı nesiller affedecekler mi?
KİM KURULMUŞ?
12 Haziran seçiminden sonra oluşan yeni Meclis'in ilk oturumlarını yöneten CHP'nin milletvekili Oktay Ekşi hep övünürdü Kurucu Meclis üyesi olmakla.
İhtilalcilerin Kurucu Meclis'i oluşturmak için seçim (!) yaptıkları 1960 yılında, bir kısım gazeteciler "Bakalım kimler kurulacak" endişesiyle yazılar kaleme alırlarken, CHP'nin yayın organı bir dergide, diğer karikatürlerin arasında kaybolmuş aşağıdaki karikatürü, o günlerin fotoğrafı olarak Sayın Oktay Ekşi'ye hediye ediyoruz.
Ne hakla / Demirel'i akla
Mehmet Haberal'ı Meclis'e getirebilmek için siyasi geleceğini riske sokan Kılıçdaroğlu halkı aydınlatmalıdır. Haberal'ın kim olduğunu, nasıl aday yapıldığını, geçmiş kahramanlıklarını, Meclis'te yapacağı çok faydalı hizmetleri filan...
Kendileri mutlaka biliyorlardır. Fakat halkın kafası karışık. Demirel'in ben aday yaptım, demesi yetmez. Hatta haberal beni 12 Eylül'den Zincirbozan'a uğurlamıştı, demesi de... Çünkü tarih kitaplarında böyle bir bilgi ve TRT arşivlerinde Haberal'lı uğurlama görüntüsü yok.
İki orta yaşlı insanımız konuşuyordu: Malatya'ya T. Özal'ın yaptırdığı Tıp Merkezi için sipariş edilen tüm alet, edavat ve malzemeyi Haberal'ın hastanesine verdiler. Çünkü iktidar Demirel'in elinde idi.
Halkın ağzında böyle söylentiler dolaşıyor. Haberal'ı bilmeyiz ama, Demirel müsaittir bu tür rivayetlerin yayılmasına. Zira gençliğimizde çok duyduk, üniversitelerin tıp fakülteleri için Avrupa'dan ithal edilen mikroskopların, Demirel kardeşlerin yükseliş kolejine gittiğini...
Yani Sayın Kılıçdaroğlu'nun işi zor. Haberal üstünden Demirel'i aklamak da ona düşüyor.
NEDEN
Kılıçdaroğlu "Neden yemin etmedik" mektubu yazıyormuş.
Neden, neden?
Neden mektup, telefon değil?
Tedbirli adamdır Kılıçdaroğlu. Telefonun açık kalma riski hep vardır.
Bir felaketsin ki...
CHP'nin içinden yükselen sesler hergün artıyor. Seslendirilen son itiraz şu: Bir Demirel adamına partimiz feda ediliyor.
Dönelim Demirel'in Çankaya'daki son günlerine.. Ona yeni bir makam peşindeki kartel medyası manşetini şöyle yazıyordu hergün: Demirel ombudsman olsun!
Bir adamıyla CHP'sini ne hale getirdi.
Ya bir de Demirel'i öyleyapsalardı..
Allah koruyor bu ülkeyi!
Başörtüsü ve protez organ
Annesinin Kanal 7'de program yaptığı 28 Şubat öncesi o günlerde, Avrupa'da bir tren kazasında yaralandığını duyunca bu ülkenin insanları, üzülmüşler ve günlerce dua etmişlerdi; onu kendi kızlarının yerine koyarak...
CHP'nin milletvekili adayı olduğunu duyduklarında ise sevinmişlerdi; hem ondan bir haber aldıkları için, hem de seçileceği için...
Katıldığı tv programlarında ise kendisine yönelen sevgilerin karşıklısız olmadığını sesinin rengiyle belli ederken, bu ülkenin insanları onu bir kere daha sevdiler.
Dün Meclis'teki ilk gününden bir resim ve resmin izahı (!) bir haber yansımıştı kartel gazetelerine; bu ülkede yazılan en çirkin laiklik propagandası olarak... Biz fırsat bulduğumuzda saçından, başından, etinden, derisinden, protezinden faydalanırız kurbanımızın, hiç acımadan... Diye haykırıyordu, laikcilerin mutfağında pişirilmiş o haber.
CHP'nin taze milletvekili Şafak Pavey'den bahsediyoruz.
"Bayanlar tayyör giyerler" şeklindeki iç tüzük maddesini bahane ederek, Pavey'in proteinli resimlerini kartel gazetelerine servis eden laikçi propagandacılara hayır deme hakkını kullanmasını istiyorum Pavey'in.
Bayanların tayyör giymeleri, ellerinde bir şalın olmasına engel midir? Yoksa korktular mı, tekerlekli sandalyesinde otururken, bir şalı dizlerinin üstüne atarak protezlerini kapatmış olan Pavey'e bir elin uzanıp, burası devlete meydan okuma yeri midir, at o şalı, göster tayyörünü, diye haykıracağından?
İyi ama bu Meclis'te Ecevit yok. Ecevit kalıntısı milletvekillerinin ise bir hesap değeri yok. Öyle ise...
Seçim propagandası süresince protezlerini göstermeyen nazik hanımefendi Şafak Pavey özellikle dikkat etmelidir; protezli resmini kullanarak, Merve Kavakçı hanıma hâlâ kin kusmayı sürdüren tetikçi kalemşörlere. Diyorlar ki: Pavey protez bacaklarını açtı. Kavakçı da başını açmalıydı.
Hayır!
Taze milletvekili, nazik kadın Pavey'in protezini, Kavakçı karşısındaki ilkel tavrınıza ve yenilmişliğinize bir gerekçe, bir kanıt, bir bahane yapamazsınız.
Şafak Pavey izin verme onlara. Ne kendini, ne de senin bir parçan olan protezlerini kullandırma onlara. Merve Kavakçı'nın haklılığı, senin de haklılığındır. Bunu söyle onlara. Protezlerinden propaganda malzemesi çıkardıkları için utandığını onlardan... Lütfen söyle.
KALEM YETMEZ ÇİZMEYE
Dün gördüm. Tayyip Erdoğan'ın üstünü çizdiği ve yeni sıfatı "Eski milletvekili" olan birini. Konuşamıyordu.
Yanındaki basın danışmanı onun adına yaptı açıklamasını: Parti disiplini efendim.
İtiraz ettim: Milletvekili sıfatını aldınız elinden, bari sağlığı ile oynamasaydınız, disiplin filan deyip. Dili tutulmuş adamla, disipline tutulmuş adam bir olur mu?
Tayyip Erdoğan'ın karşısına gelmiş bir sivil cemaat ya da topluluk. Bir temsilcimiz vardı, onu da çizdiniz. Neden?
Soru basit, cevap basit. Elli yıldır tekrarlanıyor. Bir kere daha dense, ne zararı var.
- Sizin temsilciniz benim. Yetmez mi?
Bir üstü çizilen için itirazlar ulaştırılmış R. Tayyip Erdoğan'a: Çok çalışkandı, çok büyük hizmetler yapmıştı. Neden?
Cevap diplomatik. Tayyip Erdoğan dersine çalışıyor.
- Evet, doğru. Çok çalışkandı, çok büyük hizmetler yaptı ama, hiç kimse farkında olmadı. Siz nasıl farkettiniz üstünü çizdiğimi.
NERDE O GÜNLER
Dİnlenmeyen telefon çıkıyormuş piyasaya.
CHP'nin muhalifleri çok sevinecek buna.
Baba telefonda bağırıyor:
- Sen beni dinlemiyorsun Kemal!
Kemal mecburen cevap verecek:
- Dinlenmeyen telefonla konuşuyorsun da ondan...
İZAHI BU
"Nerede imiş bu Ergenekon? Gideyim ben de üye olayım!"
Kılıçdaroğlu'nun bu ünlü sözünü çok yanlış anladıklarının bu ülke insanları, ancak şimdi farkına vardılar.
Herkes sanmıştıki, Kılıçdaroğlu Ergenekon avukatlığı yapmak istiyor.
Değilmiş efendim.
CHP'ne Genel Başkan olmak tatmin etmediği için böyle söylüyormuş. Yani yeni bir iş, yeni bir macera arıyormuş kendisine.
DOĞRU YER DAĞBAŞI
Yörük yaylasına tek başına çıkan Sayın Gül'e sormuş, orada yaşayanlar.
- Niçin eşinizi getirmediniz?
Sayın Gül'ün cevabı biraz aceleye gelmiş. Ziyaret ettiklerinin incineceğini hesap etmemiş.
- Burada kadınların olduğunu bilmiyordum.
Sayın Gül'ün, hangi sokakta topal karınca var, bilirim; havasını atmasını istemeyiz ama, erkeklerimizin yaşadığı yerlerde kadınlarımızın da yaşadığını bilmesi gerektiğini söylerken, yine de sevindik, şöyle bu cevap vermediğine.
- O, yaralı Baykam'a geçmiş olsun'a bir daha gitti.
Yaşamaya karşı
BDP'li milletvekili Tuncel, intihar bombacısı kadını övmüş.
Toplumlarını intihara sürüklediklerini/yönlendirdiklerini daha nasıl söyleyecekti?
Konuşsunlar ki Kürtler de tanısın onları.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



