Asıl yüzlerini ‘8 Mart‘la gizliyorlar

8 Mart 1857 yılında ABD‘nin New York‘unda dokumacı kadınlar çalışma şartlarını daha iyi hale getirilmesi için bir yürüyüş başlattı. Kadınların amacı daha insanca bir yaşam, eşitsizliğe, ayrımcılığa ve insanlık dışı çalışma koşullarına karşı bir girişimdi. Bu yürüyüş 40 bin kişiyi aynı mekânda buluşturmuş ve kalabalıktan büyük bir kitlesel ses yükselmeye başlamıştı. Ta ki polisin kadınlara sert müdahalesi gelene dek. Hak arayan naralar birden kesilmiş, yerini acı çığlıklara bırakmıştı. Çünkü kadınlar kendilerini kurtarmak için koştukları fabrikalarda kısılı kalmış ve fabrika ateşe verilmişti. Polis barikatları, kadınların dışarı çıkmasına engel olurken, 129 kadın alevler arasında kalarak can vermişti. Kadınların cenazesine belki de o güne değin nadir görülen bir kalabalık katılmış, 100 bin kişi kadınların cenazelerinde buluşmuş ve bu olay bir anlamda 1977 yılında AB tarafından kabul edilecek olan ‘8 Mart Dünya Kadınlar Günü‘nün temelini atmıştı.

Avrupa‘da cadı avı başlıyor

Binli yılların başlarında Katolik Kilisesi kendilerine bağlı bir mahkeme sistemi oluşturmuştu. Bu mahkemelerde insanlar (çoğunluğu kadınlar) sağlıksız bir şekilde yargılanıyor ve mahkeme üyelerinin verdiği kararlara boyum eğiyordu. Tam bu sıralarda da önceden el üstünde tutulan büyücüler ya da bu işle uğraşanlar ‘cadı‘ diyerek tutuklanmaya ve bu mahkemelerde yargılanmaya başlandı. Cadı diye adlandırılan çoğunluğu kadınlar çok fazla seçenek sunulmadan karar veriliyor ve yakma, boğma, idam etme gibi sonlarla karşılaşıyordu. 1204 yılında ilk cadı yargılanması gerçekleştiğinde, bunun devamının geleceği tahmin ediliyor, fakat her iki kadından birinin cadı olarak yargılanacağı hesap edilmiyordu. İlk yargılanan kadınların çoğu köylü, yoksul ve erkeği (dul, bekar fark etmiyordu) olmayan kadınlardı. Bu kadınlar hemen öldürülmüyor, akıl almaz işkencelerden geçiriliyordu. Cadılıkla suçlanan kadınlar için en iyi seçenek ölmekti. Suçlu kadın çırılçıplak soyuluyor ve bir dua okuması emrediliyordu. Kendisine sunulan gergin ortamdan dolayı şaşıran kadın anında cadı damgası yiyordu. Daha sonra kadın boyunu geçen bir suya atılıyor ve eğer kurtulmak için çabalıyorsa bu şeytanla işbirliği yaptığı anlamına geliyordu. O kadın ya orada boğuluyordu ya da ateşe atılarak katlediliyordu. Kadın eğer kurtulmak için çabalamaz ve boğularak ölürse o zaman temiz olduğu hükmüne varılıyordu.

Milyonlarca kadın katledildi

1700‘lü yılların başında bu tür uygulamaların yanlış ve sert olduğu konuşulsa da, 1800‘lü yılların ortasına kadar milyonlarca kadın cadı suçlamasıyla yakıldı. İngiltere‘de ise kadınlar asılarak infaz ediliyordu. Sadece Almanya‘da 1400 ile 1550 yılları arasında yakılan kadın sayısı 100 bini geçiyordu. Kadınların toplu olarak yakılması ise bir gelenek haline gelmişti. Toplu yakımların bazılarında 250 bazılarında ise bu sayı 500‘ü geçiyordu. Kadınların yakılması, boğulması ya da asılması şeklinde infaz edilmesinin nedeni ise ‘kilise kan dökmekten nefret eder.‘ diyen yasalara uyum sağlamaktı. Cadı diye yakılan kadınların içerisinde en ünlüsü ise Jeanne d‘Arc‘tır. Jeanne d‘Arc erkek kılığına girerek İngiliz işgaline karşı savaşan Fransız kadın savaşçıydı. Daha sonra engizisyon tarafından kafirlikle suçlanmış ve yakılarak öldürülmüştü. Aynı Jeanne d‘Arc 1920‘de Vatikan tarafından azize ilan edilmişti. Yargılamaların adaletsizliği tartışılırken infaz edilen kadınların malları ya da mülklerine kilise ve devlet el koyuyordu. Bu tutum bir takım kişilerin gelir kaynağı hale gelirken, bir süre sonra soylu kadınlar da yakılmaya ve mallarına el koyulmaya başlandı. Batı‘nın bu katliamları 1800‘lü yılların ortasında Engizisyon mahkemelerinin kapanmasına dek sürdü. Yüzyıllarca süren ve milyonlarca kadının canice öldürülmesi Papa II. Jean Paul‘ün ‘Engizisyon mahkemelerinin yaptıklarından dolayı özür dileriz.‘ diyerek temizlenmiş oldu.

Azizler: Kadının ruhu yoktur

Dünyada kadınlara bakış açıları çoğunlukla dini inanışlar yönlendirir. Bozulmuş ve tahrif edilmiş çoğunlukla da erkekler tarafından yazılmış kutsal metinlerden faydalanan din adamları kadınları aşağılar. Mesela Hristiyan azizler "Hz. İsa‘nın annesi dışında kalan tüm kadınların cehennem azabından kurtulamayacağını" söyler. Hıristiyanlıkta kadın; kötülüğü, şeytana uyma ve ayartmacılığı temsil eder. Çünkü, Hz. Adem‘e haram meyveyi yedirterek cennetten kovulmasına ve böylece insan neslinin günahkar olmasına sebep olan bir kadındır. Bundan dolayı Hıristiyanlık evlilikteki cinsel ilişkiyi günah ve kirlenme saydığından, rahipler evlenmez. 6. Asırda Azizler ve papazların hâkim olduğu mason meclislerinde; kadının ruhu olup olmadığı tartışılmış, bir oyun dışında ruhunun olmadığı kabul edilmiştir. Ünlü Hıristiyan ilahiyatçısı Clément‘e göre; "Kadın kadın olmaktan dolayı utanmalıdır." Manastırlara kapanan birçok kişinin de sebebi evlenerek günah işleyeceklerine inanması ve kirleneceklerini düşünmeleridir.

"Beni kadın yaratmadığın için sana hamd olsun"

Yahudilikte kadının yeri ise her sabah yapılan şu duayla belirlenmiştir: "İlahımız, kainatın kralı beni kadın yaratmadığın için sana hamd olsun." Yahudi hukukunda ise şu kural hep geçerlidir. "Evli kadın, az akıllı, çocuk ve deli gibidir, alım satım yapması caiz değildir" Yahudilikte evlilik bir alış-veriş gibidir. Kadın da babasından satın alınan bir mal gibidir. Kocası onun mutlak efendisidir. Eski Yahudi hukukunda kadın boşandığında da hiçbir hak iddia edemez, eğer evlilik bittiyse kadın kocasından evlenirken verdiği yüzüğü isteyebilir. Fakat tüm mal erkeğindir. Kadının kocasına getirdiği, çalışıp kazandığı, hatta düğü-nünde takı olarak verilen hediyeleri kocasına vermek zorundadır. Hepsi, kocasının helâl maldır. Kocası bunları alır ve dilediği gibi kullanır. Aslında Yahudiliğin kadına bakışı yine kutsal kitapları Tractate Shabat‘ın 152. sayfasında şu şekilde betimlenmiştir: "Kadın dışkı dolu bir çuvaldır."

Başörtüsü zulmü ve töre cinayetleri

Ancak dünyada, ülkemizin de bazı bölgelerinde kadınlara ve kız çocuklarına ‘töre‘ diyerek yapılan hor görme, aşağılama, dayak atma hatta öldürme eylemleri hala kanayan bir yaradır. Özellikle de tecavüze uğrayan kız çocuklarının katledildiği, edenin el üstünde tutulduğu bir tutum hiçbir dinde izah edilemez. Bilhassa güya aile meclislerinde alınan kararlar İslam‘la bağdaştırılmakta ve masum küçücük kız çocuklarının ölüm fermanı imzalanmaktadır. Aile bireylerinin dahi tacizine uğrayan çocuklar intihara sürüklenmekte ya da yine aileden birileri tarafından katline göz yumulmaktadır. Hiçbir şeyden habersiz eline tutuşturulan silahla kardeş ya da akraba katili olmaya itilen çocuklar da büyüklerinin verdiği emirleri uygulamakla görevlendirilir. Bu tutum hem inandığı değerlere, hem yaşadığı bölgeye, hem de ülkesine ihanetle eş değer tutulabilir. Bizce, Mersin‘de kadınların hür iradesiyle taktığı çarşafı yırtanları da, meclise başörtülü girdiği için ‘şu kadına haddini bildirin‘ ya da ‘dışarı‘ diye bağıranları, başörtülü olduğu gerekçesiyle ‘peygamber ocağındaki oğlunu görmeye gelen anneyi dışarıya gönderenleri, yine başörtülü olduğu gerekçesiyle kızların eğitim hakkını engelleyenleri de bu cahillerle aynı kefeye koyabiliriz.

Şimdi kadın vücudu sömürülüyor

Aslında her ne kadar özellikle de Avrupa‘da kadınlara yönelik tutum değişmiş gibi görünse de aslında, Batı kadına şimdi bir başka yönüyle sömürüyor. Özellikle de iletişim araçlarının çoğaldığı 19. Yüzyıl başları ve 20 yüzyılda kadın bu iletişim araçları için bir unsur olarak görüldü. Sinemada, televizyonda ve çokuluslu şirketlerin büyümesinde kadının vücuduna ihtiyaç vardı. Nasıl ki kadının en ihtişamlı hali seyirciyi sinemaya getiriyorsa, aynı kadının vücudu bir markanın figürü de olabiliyor ve satışlar patlayabiliyordu. Şimdiler de kadınlar soyundukça reytingini ya da tirajını artıran medya patronları da kadın vücudunu kullanmadığını kim iddia edebilir. Burada kadınların kendi bedenine verdiği değer de çok önemlidir. Büyük ihtimal Hollywood‘ta çekilen bir film sahnesinde replikler aslında bu durumu çok iyi özetliyordu. Filmde iki kadın karşılıklı konuşuyor:

-Kişisel bir soru sorabilir miyim?

-Tabiî ki

-Neden Müslüman oldun?

-Çok liberal bir ailede büyüdüm. Paramız ve seçme özgürlümüz vardı. Kuralsızca yaşardık ve iyi hissettiğimiz sürece her şey doğruydu. Ne istersem yaptım. Partiler, uyuşturucu ve sex. Ama bunlar bütün ömrümü benden aldı. Bir süre sonra kendimi kaybolmuş hissettim. Bir gün Göçmen Türk Müslüman‘la tanıştım. Sokağın aşağısında oturuyordu. Onun için çok üzülüyordum. Başörtüsü falan. Nasıl beyni bu kadar yıkanmış olabilirdi? Senin gibiydim bende ve sorular sormaya başladım. Bir süre konuştuk ve asıl beyni yıkanmış kişinin ben olduğumu anladım. Ve bütün o Batı‘nın dilinden düşürmediği sözde özgürlük bana mutluluk getirmediğini fark ettim. Beni sadece bir köle haline getirdi. Modanın kölesi, kozmetik endüstrinin kölesi, erkeklerin kölesi. Sonra Kutsal Kur‘an-ı Kerim‘ okudum ve gördüm ki İslam kadına bir İTİBAR, bir SAYGINLIK veriyordu.

Hz. Muhammed (SAS): "Kadınlarınızı döverseniz kıyamette hasmınız olurum"

Hıristiyanların kadınların İncil‘e dokunsun mu dokunmasın mı diye tartıştığı ve Arap Yarımadası‘nda kızların diri diri gömüldüğü bir zamanda İslam dini ve İslam Peygamberi Hz. Muhammed (SAS), hem kızlar hem de kadınlar için devrim niteliğinde cümleler kuruyor ve Allah‘ın (CC) ona vahyettiği ayetleri ümmetiyle paylaşıyordu. Bu ayetlerde ve şimdi Batılıların aşağıladığı peygamberin sözlerinde hala algılayamadıkları şu cümleler vardı: ‘Erkeklerin kadınlar üzerinde, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır.‘ (Bakara  228) Hanımlarınızı üzmeyin. Onlar, Allahü teâlânın size emanetidir. Onlara yumuşak olun, iyilik edin! [Müslim] Hanımını döven, Allah‘a ve Resûlüne asi olur. Kıyamette onun hasmı ben olurum. [R.Nasıhin] Kadınlara ancak asalet ve şeref sahibi kimse değer verir. Onları ancak kötü ve aşağılık kimseler hor görür. [İ.Asakir]

Nietzche: "Kadınla konuşacağın zaman kırbacı eline almayı unutma"

Dünyaya lider, düşünür, sanatçı ya da bilim insanı olarak sunulan şahısların kadınlara bakış açıları da şaşırtıcıdır. Mesela Batı düşüncesinin en önemli filozoflarından biri sayılan Aristoteles, kadının eksik yaratıldığını, ruhunun olmadığını savunur. Ünlü Alman filozof Friedrich Nietzche ise kadın konusunda fikrini şöyle beyan eder: "Kadınla konuşacağın zaman kırbacı eline almayı unutma." Fransız yazar Emile Zola, "Kadını özgürlüğüne kavuşturmak harika bir şeydir. Ama her şeyden evvel özgürlüğün nasıl kullanılmasını ona öğretmek gerekecektir." der. Ünlü Fransız deneme yazarı Montaigne‘nin gözünde, "Bir kadın için en faydalı ve en onurlu bilim ve meşguliyet, ev işleri bilimidir" Yine Fransız şair Charles Baudlaire kadınları aşağılayarak şu cümleleri kurar: "Kadınların kiliselere girmelerine izin verilmiş olmasına her zaman şaşırmışımdır. Onlar Tanrı ile hangi diyalogu kuruyorlar?" Ünlü Fransız yazar François Marie Arouet (Voltaire) ise "Kadınlar rüzgârgüllerine benzerler. Paslandıkları zaman sabit kalırlar." diyerek kadına bakış açısını anlatmaya çalışır.

‘8 Mart Dünya Kadınlar Günü‘ bir anlamda da çoğunlukla Avrupa‘da süre gelen kadın ayrımcılığına özür mahiyetinde bir hediyeydi.

Avrupa ülkeleri aslında ne yaparsa yapsın tarihindeki kadınlara yönelik tutumlarından doğan rezaleti temizleyemeyecektir. Şimdilerde modernizmin yüzü olarak gösterilen ülkelerin tarihlerine baktığımızda milyonlarca kadının haksız yere yakıldığını, asıldığını hatta boğulduğuna şahit oluyoruz. Özellikle de Ortaçağ Avrupa‘sında içler acısı durumu hatırladıkça şimdilerde bize örnek olarak gösterilen modern devletlerin nasıl iğrenç bir tarihleri olduklarına tanık oluyoruz. Dünyaya önder olarak sunulan düşünür, bilim insanı, felsefeci, edebiyatçı ve şairlerin kadına bakış açısı ise tam bir hayal kırıklığı.

Kadınlar ve dişi köpekler giremez

Her ne kadar II. Jean Paul özür dilese de Avrupa‘da kadına bakış açısı birçok bölgede değişmiş değil. Mesela Yunanistan‘ın üç önemli yarımadasından biri sayılan Aynaros‘ta Ortodoks Kilisesinin kontrolünde bulunan adaya giren kadınlar hapse atılıyor, dişi hayvanlar öldürülüyor. ‘Kutsal Dağ‘ olarak da adlandırılan bu bölgeye kadınlar girdiğinde iki ay ile bir yıl kadar burada bulunan hapishanede hapsediliyor. Üstelik bizlere kadın haklarından dem vuran AB, bu bölgeye her yıl milyonlarca dolar yardımda bulunuyor. Bu durumun düzeltilmesini talep eden Yunanistanlı kadın milletvekili Anna Karamanou ise ülkesinde büyük öfkeyle karşılaştı. Papa Nikodiomus ise, "1200 yıldır Athos Dağı‘nda bu gelenek devam etmekte. Kimse bu geleneği değiştiremez." diyerek kadın milletvekiline gereken cevabı vermişti. Avrupa‘da medeniyetin beşiği olarak gösterilen İsviçre‘de kadınların 1971‘e kadar seçme seçilme hakkı yoktu. Aynı İsviçre‘nin Appenzel adlı ve

Muhabir: Haber Merkezi