"Batı'ya kendimizi anlatmak için çırpındığımız kadar 'düne kadar 'biz' olan toplumların yaşadığı Doğu'ya da artık tebessüm gönderelim derim. Halen Doğu filmleri festivali yapamamış bir ülkeyiz. 'Kardeşlik'lerin zihin dünyasına yolculuk yapalım, onları bizim hastalıklarımızdan müteşekkil 'Gümüş' dizileriyle oyalamayı bırakıp, 'altın' değerinde olan kalbimizi açalım onlara."
Gazete patronları kültür sanat sayfalarını yangında en son kurtarılacak ya da hiç kurtarılmayacak sayfalar olarak görür. Pek çok gazetemizde kültür sanat sayfasına lüzum bile görülmemiştir. Az okuyan çok konuşan ülkemiz insanının da kültür sanata değer vermemesinde bunun elbette ki katkısı küçümsenemez. Marifetin iltifata tabi olduğu yerde kimseye de neden kültür sanata daha çok yer ayırmıyorsunuz diyemiyoruz. Çoğu zaman kültür sanat sayfaları bir tek gizli kahramanın omuzlarında yükselir ve can çekişmekten kurtulur. Bu gizli kahramanlardan biri de hiç şüphesiz Millî Gazete kültür sanat editörü Bünyamin Yılmaz'dır. Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları derneği bu sene ilki düzenlenen kültür sanat ödüllerinde Mili Gazete'nin kültür sanat sayfasını ödüle layık gördü. Bu vesileyle de Bünyamin Yılmaz ile kültür sanat üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.
Türkiye'de kültür sanat seçkin bir zümrenin lüksü olarak algılanıyor. Karnı doymayan insanlara da bir anlamda kültür sanata ilgi duyun demek biraz anlamsız gibi geliyor. Halkımızın kültür sanata ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz. İlgisizlik varsa bunu sadece ekonomik gerekçelere bağlayabilir miyiz?
Türkiye biraz arada kalmışların ülkesi. Devletin kültür politikalarında bir tutarlılık aramayı düşünmüyoruz mesela. Toplumu yönlendiren güç olan aydınlarla ilgili problemlerimiz okuma sorunlarımızdan daha büyük. Tepeden bakan bir zihniyet olarak görülüyor aydın kesimi. Münevverlerin aradan çekilmesiyle çoraklaşan bir düşünce iklimi oluştu.
Kültürel olarak planlı ve sürekliliği oluşmuş bir çabanın ortalarda görünmeyişi, halka 'ekmek parası' kazanma derdi ısmarlıyor sadece. Kitapla ünsiyeti sınırlı olduğu gibi kültür sanatla birlikteliği, popüler şahsiyetlerin takibiyle sınırlı kalıyor. Son dönemde önemsediğim çabalar yok mu? Var elbette. Okuma alışkanlığı, kültüre, sanata değer verme eğer küçük yaşlarda başlarsa, entelektüel birikimlerin yoğunlaştığı dönemleri görebiliriz.
Tiyatroyla, sinemayla, kütüphanelerle henüz kalıcı bir barış sağlanmış değil. Diğerleri kaleminden sayageldiğimiz sanatsal etkinlikler ciddi bir takipçi sayısına sahip değil. Ama özellikle ilköğretimden itibaren eğitimde sanata verilen destek arttıkça nitelikli gelişmelerden de söz edebiliriz. Henüz istenen seviyede olmasa da eğitim faaliyetleri arasında kültürel değerlerin 'söz edilip geçilen' değil, 'değer verilen' haline gelmesi mümkün gibi. Çoğu okulda tiyatro faaliyetleri destekleniyor. Müfredatta yer verilir olan 'sanat', öğretmenlerin bilgi dünyasındaki açılım kadar çocukların zihin dünyasına kapı aralıyor.
Kültüre, sanata ilgisizliği ekonomik nedenlere indirgemek kolaycılık gibi geliyor bana. Yemek yemek kadar alışkanlık haline gelebilse okuma tutkumuz, sanki daha rahat konuşabileceğiz. Kitap fiyatlarının el yaktığından söz edebiliriz elbet. Ama artık sayıları gittikçe artan kütüphanelere de uğradığımız yok.
Öğrenciler için ödev yapma mekanları haline gelen kütüphaneler, gerçekten 'okuma yeri' haline gelirse büyük bir gelişmeden söz edebileceğiz. Hayatımıza buyur ettiğimiz popüler kültür bütün ikonlarıyla bizi kendisini konuşturur hale getirirken, boşa gittiğini fark edemediğimiz vakitlerimiz, reyting uğruna heba ediliyor.
Yerel yönetimler, özellikle kültür merkezlerini artırarak, bilgi evleri kurarak uzun süreli tembelliğimizi üzerimizden alabilir diye düşünmeden edemiyorum. Dertlerimizi bir 'arabesk' film haline getirmeden, sorunlarımıza çözüm arayabilme becerisi göstersek, yolumuz kitaplara, zihnimiz sanata çıkacak. Bugünü düşünen, geçmişte yaşayan insanlar olmaktan ziyade gelecek kuşakları düşünerek atacağımız adımlar, zihnimizi ve ufkumuzu açacak.
Gelenekle aramızda suskunluk parantezi var
Ülkemiz çok zengin bir kültürel mirasın üzerinde oturuyor. Geleneksel sanatlarımızdan hat, tezhip, ebru ve minyatür gibi sanatlar son zamanlarda rağbet görmeye de başladı. Siz bu geleneği sahiplenmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Geleneksel sanatlara yoğun bir ilgiden, evet, söz edebiliyoruz artık. Peki uzun süreli ilgisizliği neye yormalı? Gelenekle aramıza koskoca bir suskunluk parantezi açtı dilsizliğimiz. Yeni harflerle dünyayı tanımaya başladık ama kendi geçmişimizi de unuttuk. Mazisindeki en küçük bir kırıntıyı bile değerli bulan büyük medeniyetlerin geçmişle bağını sağlam tutup geleceğe bakabilme başarısı bizim yüzümüzü önümüze düşürüyor.
Biraz bunun utancıyla eskimez yazıların peşine düştük. İstanbul Üniversitesi'nin önündeki kitabeyi bile okuyamayan 'okumuş nesil'den söz ediyoruz. İstanbul'da az sayıda bulunan nadir eserler kütüphanelerinde çoğunlukla hangi ülkelerin araştırmacılarını görüyoruz? Amerika, Japonya...
Entelektüel ilgi düzeyi yüksek ülkelerin bizim geçmişimize yönelik yaptıkları kazı çalışmaları, biraz olsun gözümüzü açtı. Bir yandan da halen az sayıda da olsa sanatında usta isimlerin, tüm zorluklara rağmen ortaya koydukları çalışmalar semeresini verdi; genç kuşaklar geleneksel sanatlara olan açlığını giderebildi.
Ney üfleyen, hat, tezhip, ebru dersi alan çok sayıda gencimiz var. Sultanahmet'ten aşağıya doğru inerseniz üstatların atölyelerinde farklı kesimlerden gençlerin büyük bir ilgiyle 'hu' yazısına nazar edişini, ebru teknesinde dalgalanan kağıtlara sabitlenen bakışlarını fark edebilirsiniz. Geleneksel sanatların modern dünyada 'karşılıksız çek' gibi durmadığının bir kanıtı bu aslında. Ama bir diğer yanıyla da, uzun süreli soğukluğumuzu giderebilmek için yoğunlaşmış bir ilgi de diyebiliriz. Ya da kendi sanatına ilgi göstermeyen bir toplumun Japon turistin ilgi gösterdiği eski(mez) değerlerimize göz ucuyla mahcup bakışı biraz da.
Umutsuz değilim elbet. Hazinenin üstüne gecekondu kurabilmiş bir toplum olarak, esintisiyle bile kendimize geldiğimiz geçmez güzelliklerin farkına varmayıp da ne yapalım? Farklılıklarını zenginlik bellemek yerine ayrışma olarak görür hale gelen toplumsal yıkık hafızamızın bize oynadığı oyunlar er geç sona erecek, biz de dünyanın ilgisini celbeden 'bize
ait' değerlerin mahfazasından onları yaşanabilir hale getirme devresine gireriz. Ve de üzerimizden büyük bir ağırlık kalkar. Sonrası yeniden ihya edilen Mimar Sinan eseri muhteşem yapılarda biraz soluklanmak, üstüne güzel sohbetler dinlemek, bir de eski zamanın rüzgârıyla serinlemek...
Doğu filmleri festivali bile yapamadık
Belediyelerimiz ve Kültür Bakanlığımız bazı kültür sanat çalışmaları yapıyor. Siz bu çalışmaları yeterli buluyor musunuz? Daha güzelini yapmaları için somut olarak neleri önerirdiniz?
Kültür Bakanlığı'ndan söz edemiyoruz. Çünkü Kültür ve Turizm Bakanlığı'na sahibiz. Turizmin bakanlığın en önemli kalemi olduğu gerçeğini görmezden gelemeyiz. Turist çekebilmek için oluşturulacak yatırımların yanında ne kadar önemi vardır bir mimari eserin? Günümüz kültür taşıyıcılarının bir anlamı var mıdır, yürüyen dolar işaretleri kadar? Yine de büyük haksızlık etmeyelim, uzun süreli ihmallerin getirdiği kafa karışıklığı, habbeyi kubbe yapma ilgisizliği, yetersiz bütçelerle iş yapamama gibi sorunları görmezden gelmeyelim.
Tarihin muhteşem görüntüsünü stadyum çirkinliğiyle kapatabilme mahareti gösteren 'kesintili' kuşağın torunlarıyız. Çirkinlik abidesi yüksek binaların utandırdığı 'mimari güzelliklerin' safında az sayıda kalsak da tarih bizden yana, hafıza bizden yana.
Bakanlığa tekrar gelirsek, son yıllarda artan bir çaba var. Özellikle tüm eleştirilere rağmen Frankfurt Kitap Fuarı'nın onur konuğu olduk Türkiye olarak. Kendimizi tartabilme imkânı vardı orada. Modern değerleri önemsediğimiz zehabıyla yücelttiğimiz batıcılığın tokadıydı aslında yaşadığımız hüzün. Batı taklit değerlere prim vermiyor, kendi bünyesindeki hastalıklarla şifa bulmaya çalışan Türkiye'ye 'kendine gel' diyor. Avrupa Kültür Başkenti İstanbul bu dersi ne kadar almıştır bilemem, önümüzde az zaman kaldı!
Son yıllarda bir ivme kazanan Türk Sineması doğudan batıya pek çok büyük merkezde bakanlığın gayretiyle görülebildi. Sinemaya ve tiyatroya aktarılan destekler rahat nefes alabilecek sektörlerden söz ettirmiyor bize bugün ama, en azından oyunların sahnelendiğini, filmlerin çekilebildiğini görüyoruz. Son yıllarda vakıf eserlerine yönelik 'restore'li ilgi de ümidimizi artırıyor. Ben yine de Batı'ya kendimizi anlatmak için çırpındığımız kadar 'düne kadar 'biz' olan toplumların yaşadığı Doğu'ya da artık tebessüm gönderelim derim.
Halen Doğu filmleri festivali yapamamış bir ülkeyiz. Bir 'one minute' ile kalplerini kazandığımız 'kardeşlik'lerin zihin dünyasına yolculuk yapalım, onları bizim hastalıklarımızdan müteşekkil 'Gümüş' dizileriyle oyalamayı bırakıp, 'altın' değerinde olan kalbimizi açalım onlara. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ülke içinde rutin festivallerin yanı sıra çaplı, geleceğe taşınabilecek önemli etkinlikler yapması taraftarıyım. Sanatın, edebiyatın, estetik değerlerin toplumla buluşabilmesinin yolu, bakanlığın ilgisiyle birlikte yerel yönetimlerin desteğinden geçiyor. Belediyelerin özellikle İstanbul'da kültür merkezlerini artırma çabası çok önemli. Neredeyse mahalle aralarına bile kurulan kültür merkezleri kısa vadede ilgisiz şahısların memur zihniyetiyle iş yapmasını getirebileceği gibi uzun vadede işinin ehli, dikkate değer işler yapabilecek önemli isimlerle buluşabilir diye düşünüyorum. Tabi belediyeler kültürden sarımsak, kiraz festivali gibi ilginçlikler çıkarmayı bırakabilirlerse!
Belediyelerin ihale merkezleri gibi çalıştığını düşünürsek 'rant' eksenli yapının kültüre büyük önem atfetmesini sadece 'yaptık, ettik' kaleminden göstermek dışın
da, beklemek mümkün olmayabilir. Başkanın adamları mantığının yıkılması, kültüre verilen değeri de ortaya çıkaracak.
Ekran tamam deyin, alıcılarımla oynayayım!
Bazı televizyon kanallarımızda kültür sanat programları yapılıyor. Siz bu programları nasıl değerlendiriyorsunuz? Okuyucularımıza özellikle tavsiye edebileceğiniz programlar hangileridir?
Televizyon kanallarında popüler işler dışında ne yazık ki dikkate değer programlardan söz etmek mümkün değil. Çok izlenen kanallar açısından söylüyorum bunu. Kanal 7'nin ilk çıkışını anımsarsanız, çok ciddi bir kültürel boyut öne çıkıyordu. Sonrasında gittikçe popülerleşen programlar ve sükut!
TRT'nin istikrarlı bir çabayı kolladığını söyleyebilirim. Mehtap TV'nin yayın formatı kültüre, sanata önem verenleri mutlu edecek şekilde. Ülke TV'de bir kıpırdanma var. TV Net ara sürprizler yapıyor.
TV5'te Ali Haydar Haksal'ın "Edebiyat Okumaları" programından söz edebiliyoruz ancak. Hilal TV'de dikkatle takip edebildiğim bir kültür programına rastlamadım. Esra Elönü'nün hazırladığı ve sunduğu A4 ekrandan kalkalı çok oldu. NTV'de takip edebildiğimiz Yekta Kopan'ın sunduğu çok iyi bir kültür sanat programı var.
CNN Türk'te Afiş programını es geçmek olmaz. Beni ekran başından kaldırmayacak, Müslümanca duyarlılıklara sahip, bu ülkenin kültürünü önceleyen, kültür sanat dünyasını ciddiyetle takip edebilen bir program var mı sorusunun cevabını veremiyorum.
Henüz kültür sanat dünyasını konuşurken Batı penceresinden bakarak Doğu'yu değerlendirebiliyoruz. İslam coğrafyasından kültürel renkleri taşıyabilecek bir atlas edinemedik daha. Amerika'da çıkan yeni akımlardan haberdarız, kim hangi kitabı yazmış, kim hangi albümü çıkarmış, bunları biliyoruz.
Ama Müslüman dünyadan filtresiz alabileceğimiz haber kaynakları bile yok henüz. Dindar kesimin yetişmiş insan gücüne sahip olmasına rağmen, ciddi, masraftan kaçınılmamış, duyarlıklı program yapabilecek ekiplere selam verdiğini göremedim.
Dindar kesimin özeleştirisini yapabilecek, ama üzerinde yürüdüğü yolun hakkını veren, zihin kodlarını çözmeye yarayabilecek etkenlerle karşılaşmasının zamanı var sanırım. Ömer Karaoğlu'ndan, Yücel Çakmaklı'dan, Selçuk Küpçük'ten, İbrahim Tenekeci'den, Sezai Karakoç'tan, Cihan Aktaş'tan, Sadık Yalsızuçanlar'dan, Hakan Aykut'tan, Tuluyhan Uğurlu'dan, Ömer Lekesiz'den, Mehmet Nuri Yardım'dan, Beşir Ayvazoğlu'ndan, Abdurrahman Şen'den, Nurettin Durman'dan, Cahit Zarifoğlu'ndan, Hasan Nail Canat'tan, Hasan Aycın'dan, İsmail Yeşilbağ'dan, Adem Turan'dan, Zafer Acar'dan, Mevlana İdris'ten, Bahtiyar Aslan'dan, Suavi Kemal Yazgıç'tan, Ahmet Kesgin'den, Mustafa Kutlu'dan, İhsan Kabil'den, Rasim Özdenören'den, Ömer Erdem'den, İbrahim Paşalı'dan, Cafer Keklikçi'den, Mahmut Fazıl Coşkun'dan, Nuri Pakdil'den, Nedim Ali'den, Cengiz Aytmatov'dan, Sadık Battal'dan, Ulvi Alacakaptan'dan bahseden bir program duyduysanız haber verin alıcılarımla oynayayım!
"Hayal Kurma" derneğimiz olsun
Siz olsaydınız yani elinizde bu günkünün üzerinde imkanlar olsaydı kültür sanat adına bu ülkede neler yapmak isterdiniz?
Ben olsaydım sorusunun bir karşılığı var mı bir bakalım. Mimari sahada çok önemli bir isim gelip geçti çarşımızdan. Osmanlı sonrası kurulan ve şu an bize emanet güzel ülkemizin kültür başkenti İstanbul sokaklarında şöyle kuşbakışı bir dolaşalım. Mimar Sinan yadigarı eserleri bırakalım bir tarafa, maziden atiye geçen gayrimüslim yapılarını da hüzünlü halleriyle bulundukları yerlerde bırakalım, ortada ne var? İslam mimarisinin incelikleri, güzellikleri konusunda ne söyleyebiliriz? Turgut Cansever söylemişti işte.
Muhafazakâr, inançlı insanların iktidarına da yetişmişti rahmetli. Siz bir estetik değer aşkınlığı görebiliyor musunuz? TOKİ'ye emanet ettiğimiz apartman sistemi dışında elimizde ne var? Ben olsam, sanırım her şeyi bilen insan mantığıyla yalın kılıç dolaşmazdım ortalıkta. Bugün artık hayattan çekilmek üzere olan şahsiyetlerin yer aldığı bir kurul toplar ve 'hayal kurma' derneğinde buluştururdum onları. İçlerinde oluşan yaralara pansuman yapardım. Mehmet Şevket Eygi'den Murat Belge'ye, Mehmet Serhan Tayşi'den Semavi Eyice'ye, Süleyman Zeki Bağlan'dan, Ali Toy'a pek çok önemli ismi bir araya getirir, terekelerindeki emanetleri sahiplerine teslim ederdim.
Kimlere mi?
Bizden sonraki kuşaklara. Artık tamamıyla bir batılı gibi yaşamak zorunda kalan genç kuşağa. Butik işlerin zarafetine davet ederdim onları ayrıca. Kitapları hayattan koparmazdım. Alternatifli bir kültür ortamına buyur ederdim onları. Tarihi eserleri sadece korunacak yapılardan ibaret görmez, değerini artırabilecek hale getirirdim.
Bir medreseyi çay ocağına çevirmek yerine, estetik, geleneksel değerlerin ihyasına sunardım. Fatih'te üniversite için geldiğimde kaldığım Fatih Sultan Mehmed'in de eğitim gördüğü Sahn-ı Seman Medreseleri'ni şu anki hüzünlü halinden kurtarırdım. İslam'ın yüce değerleriyle anlam kazanmış, geleceğe de söz söyleyebilecek sanatların mekânı yapardım orayı.
Metin Yüksel üzerine sohbet edebileceğimiz bir ortama da hayır demem elbette.
Fırat Kızıltuğ'dan ud dinlemek, Murat Kapkıner'in öfkesine eşlik etmek, Sezai Karakoç'la dirilmek, İsmet Özel'le zihin egzersizleri yapmak, D. Mehmet Doğan'la batılılaşmayı konuşmak, Mehmet Niyazi ile kitaplarına ayırdığı vaktinden kazanmak, İbrahim Paşalı ile zamanın içinden yolculuklar yapmak, Mürsel Sönmez'le 'usta'yı konuşmak, Bozkırın tezenesi Neşet Ertaş'ın 'Gonül Dağı'na çıkmak, Mustafa Koç'la Müfit Yüksel'e tevatür bilgiler sunup polemikli yollardan gerçeği bulup çıkarmak, Ali Murat Güven'le kısa film akıncılarını konuşmak, İbrahim Kalın'la Seyyid Hüseyin Nasr'a kulak vermek, Yüksel Aksu ile işaret diliyle konuşmak ve sohbeti İsmail Güneş'in tatlandırmasını sağlamak, Asım Gültekin'den bitmez projeler dinlemek fena olmazdı değil mi?
Bugün henüz teknolojik büyümeye oranla hızlı hareket edemiyoruz. Taşra ile merkezin bağını güçlendirmek hiç de zor olmasa gerek. Kültür merkezlerinin sayısını artırdığımız gibi, kültür insanlarının birbirlerine olan bağlılığını da güçlendirmek gerek.
Eygi'nin uzun yıllar önce kurulmasını teklif ettiği Stratejik Araştırmalar Enstitüsü benzeri çalışmalar yapılmalı. Belediyelerin kültür işlerinde çalışacak her elemanı kendi kültürüyle -maişet derdi dışında- buluşmalı, bütünleşmeli, Osman Yüksel Serdengeçti'nin telefon numarasını sormamalı, bir Fatiha okumayı da ihmal etmemeli.
Çok iyi projeler geliştirilerek, farklı cephelerden geçmişi, bugünü ve yarını anlamaya çalışan isimlerle bir araya gelinip, Ramazanlarda bize sunulan kültür etkinliklerini eğlence kültürsüzlüğünden çekip, asli hüviyetine kavuşturabilmeliyiz.
Burada organizatörün üç kuruş fazla kazanmak uğruna doldur boşalt yaptığı programlardansa sıkıcı olmamak kaydıyla insanlara 'öz'ü sunan etkinlikler yapılabilmeli. Farklı siyasi, edebi çevrelerden dikkate değer isimlerin birlikte ürettikleri 'bize ait farklılıklar'ın uygulanabilir yönlerine eğilinmeli.
Kendi kodlarını bilen, sinemada büyük işler başarabilecek gençlerin yeteneklerini fark edebilecekleri mektepli-alaylı karışımı serbest akademiler oluşturulmalı. Ben olsam diye başladığımda görüldüğü gibi bitmiyor.
En iyisi ben hiç olmayayım. Hatta Mustafa Kutlu'nun hikayesinde ayakkabıcı ustasına söylettiği gibi: Dava diye diye, dava delisi oldun be Kerim!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Kaynak: UMUT BULUT / Türkiye
Etiketler:



