Türk sineması bu, zorlamaya gelmiyor! Yurt dışında ödül arayan filmler konusunda nedense bir önyargı var içerde.

Sanat filmleriyle popüler yapımlar arasındaki makasın açık olmasının getirdiği bir durum bu. Dışarıda ilgi gören filmler siz anlayın ki vizyona girdiğinde ilgi görmeden sanat sineması olarak yaftalanacak ve bir daha da gün yüzü göremeyecektir. Oysa fotoğrafın artık değişmeye başladığına dair umutlar yeşermiyor değil. Metin Erksan ustanın "Susuz Yaz" filminden 46 yıl sonra "Altın Ayı"nın peşine düşen ve onu "Bal"la buluşturan Semih Kaplanoğlu‘nun başarısı bana göre, bakışımızdaki zorlama değerlendirmeyi kökünden değiştirmeyi hak ediyor. Aslına bakarsanız bu başarının altında yatan birkaç sebep var ama önemli olan sadece başarılı olması değil. Neye rağmen başarılı olduğu da sorulması gereken bir soruyu imliyor. Popüler sinema örnekleri için büyük paralar harcanmasına karşın sabun köpüğü gibi kaybolmasına kesin bir gözle bakılması, sinemanın henüz sektör olma şartlarını yeterince belirginleştiremediği Türk sineması için çözüm yerinin başka yerde olduğunu gösteriyor. Semih Kaplanoğlu‘nun filmi için ayırdığı bütçe kesinlikle büyük paralardan oluşmuyor. Sinema çekim mekanları ise büyük platolara değil doğal görüntülere yaslanıyor. Oyuncular çoğunlukla bilinen oyuncular değil, oynandığı yörenin insanları. Bu, Kaplanoğlu‘nun ilelebet bu süreci devam ettireceği anlamına gelmiyor elbet. Ama çokça söz dolaştıran, büyük cümlelerin altını doldurmak için film çekmek yerine film söylemi geliştirenleri mahcup edecek bir başarıdır bu. Gözünü Oscar‘a diken ama anlattığı konuyla ilintisini kurarken ‘korku‘ya oynayanların da şaşıracağı bir başarıdır bu aynı zamanda. ‘Maneviyat‘a filmlerinde yer vermekten gocunmayan bir yönetmenin kompleksiz tavrını ayakta alkışlıyorum. Yumurta ve Süt‘ün ardından çekilen ve ilk ödülünü Berlin‘den alan ‘Bal‘ın sinema ve festival serüvenini sürdürürken ödüllerin yanı sıra izleyici ilgisini de beraberinde bulmasını diliyorum.

Muhabir: Haber Merkezi