Müslüman Kosova, Avrupa‘yı sıkıntıya sokuyor

Gümrük polisine pasaportumuzu uzatırken "Selamun aleyküm" dedik. Gümrük polisi de "Aleyküm selam" diyerek selamımızı aldı. Bunun üzerine Ali, Almanca sen Müslüman mısın? diye sordu. O da "Elhamdülillah" diye cevap verince Ali araçtan aşağı indi ve adamı kucakladı. Adam da Ali‘yi o kadar candan kucakladı ki... Sonra evraklarımıza doğru dürüst bile bakmadan "Maasselame" diyerek bizleri yolcu etti.

Sabaha yakın Makedonya‘yı bitirdik. Kosova gümrüğüne geldik. Ancak Makedonya‘dan çıkışta bizleri mutlu eden basit bir olay yaşadık ki o da şuydu. Gümrük polisine pasaportumuzu uzatırken "Selamun aleyküm" dedik. Gümrük polisi de "Aleyküm selam" diyerek selamımızı aldı. Bunun üzerine Ali, Almanca sen Müslüman mısın? diye sordu. O da "Elhamdülillah" diye cevap verince Ali araçtan aşağı indi ve adamı kucakladı. Adam da Ali‘yi o kadar candan kucakladı ki... Sonra evraklarımıza doğru dürüst bile bakmadan "Maasselame" diyerek bizleri yolcu etti. Bu olayın ardından yine yaralarım depreşti. Mahzun oldum. Rabbim "ancak müminler kardeştir" buyuruyor. Bu ilahi mesajın sırrını burada açık bir şekilde yaşadık. Rabbimize hamd ettik.

O sırada aklıma Avrupa Birliği geldi. Onlar da kendilerine göre bir kardeşlik sevdasındalar. Vatikan‘ın gayretiyle yakında tüm Avrupa‘da sınırlar kalktığı zaman bu gayelerine ulaşmış olacaklar. Bizimki ise gaye değil, inancımızın emri.

Kosova‘nın kendine has parası yok. Avrupa Birliği‘ne alınma ihtimalleri bile olmamasına rağmen euro kullanıyorlar. Avrupa Birliği‘ne alınmama veya alınmayacak olmalarının sebebi nüfusunun yüzde sekseninin Müslüman oluşudur. Dediklerine göre Kosova halkının yüzde sekseni Müslüman. Müslüman olmalarına rağmen Avrupa‘nın içinde olmaları Avrupa‘yı sıkıntıya sokuyor her halde. Özellikle Sırplar‘ı. Sırplar Kosova‘nın kendi toprağı olduğunu iddia ediyorlar. Arnavutlar da yani Müslümanlar da bunu reddediyorlar. Bu yüzden ortalık biraz huzursuz görünüyor.

Kosova‘da fazla vakit geçirmedik. Zaten gece olduğu için hiçbir yer görme şansımız da yoktu. Devam ettik ve Karadağ gümrüğüne geldik. Karadağ‘da yağış yoktu ama soğuk bir hayli fazla idi. Burada da durmadık. Ancak hava şartları zorlaştı. Kar yağışı hızlandı. Deniz tarafından gitmeye karar verdik. Yolumuz uzayacaktı ama önemli değildi. En azından kar ve fırtınadan kurtaracaktık. Öyle de oldu ve biz denize doğru direksiyonu kırdık. Yolumuz biraz değil epeyce uzamıştı. Hava şartları kötü olduğundan yolda ilerlememiz zor oluyordu ama biz de ilerlemeye devam ediyorduk.

Bosna-Hersek sınırına geldiğimizde sabah oluyordu. Gün ışımasıyla beraber Bosna-Hersek topraklarında yolculuğumuza devam etmeye başladık. Mostar görmek istediğimiz şehirlerden biri idi. Ama Mostar‘da gezmeye fırsat bulamadık. Çünkü yağmur sağanak halinde yağıyordu. Sarayova istikametinde yola girdik. Yukarı doğru çıktıkça yağmur yerini kara bıraktı. Ama yol açıktı.

Muhteşem sayılacak tabiat görüntüleri arasından Sarayova‘ya yaklaştığımızda saat ikiye geliyordu. Bir müddet sonra Sarayova‘ya girdik. Büyük bir nehir boyunca ilerliyorduk. Az sonra sağlı sollu büyük binalar karşımıza çıktı. Savaştan kalma bir binanın önünden geçerken içimiz burkuldu. Savaş demek bu kadar kötü, bu kadar acımasızdı. Bakalım ileride neler ile karşılaşacaktık.

Sağımızda yeni ve mimari yapısıyla ilginç bir caminin önünden geçtik. İki minaresi vardı ve bizim mimari tarzımızın dışında bir mimari yapısı vardı. Yine yolun sağında solunda çok büyük binalar dikkat çekiyordu. Bu binaların bir kısmı yeni idi ve muhtemelen savaştan sonra yapılmıştı bir kısmı da Mareşal Tito zamanından kalma idi. Yani kolhoz idiler. On beş yirmi katlı devasa büyük binalar, belki her binada iki yüz daire vardı. Toplu yaşamanın acımasız örnekleri vardı.

Benim büyük oğlum Sarayova‘da üniversite‘de okuyordu. Beş yıldır burada idi. Ben gerçekten beş yıldır Bosna-Hersek‘e gelmek istiyordum. Ama bir türlü nasip olmamıştı. Hele savaştan sonraki durumu bir hayli merak ediyordum. En fazla da Ali İzzet Begoviç‘i ziyaret edebilmek içimde vaz geçilemez bir tutku idi. Rüyalarıma bile giriyordu. O önemli şahsiyeti kabrinde ziyaret etmek ve başucunda Kur‘an-ı Kerim okumak ve ruhuna bağışlamak gerçekten içimde müthiş bir tutku idi.

Akşam vakti yaklaştığı için biz eve gittik. Namazı kılıp az da olsa istirahat ettikten sonra dışarı çıkıp markete alışveriş için gittik. Evin yakınlarında büyük bir market vardı. İhtiyaçlarımızı karşılayıp eve döndük. Kendimize sıcak bir yemek yaptık. Yemeğin ardından fazla oturmadan hemen yattık. Odamız sıcaktı. Bir battaniye bile çok gelecek gibiydi.

Deliksiz bir uyku uyudum. Sabah ezanı ile kalktım. Önce kendimi İstanbul‘da zannettim. Zira ezan sesi duyacağımı düşünemiyordum. Pencereden şöyle dışarı bir baktığımda İstanbul‘da olmadığımı anlayınca bir yandan sevindim, bir yandan gözlerim doldu. Ülkemden yüzlerce kilometre uzakta ezan sesiyle uyanmak ne kadar müthiş bir şey. Gerçi ecdadımız yüzyıllar boyu buralardan ezan sesleriyle semayı süslemişlerdi ama yaklaşık bir asırdır ezan sesi susturulmuştu. Şimdi Bosna gibi bir yerde ezan sesiyle uyanmak insana tarifi imkânsız haz veriyor.

Sabah kahvaltısını zor yaptık. Bir an önce çıkıp Sarayova‘yı gezmek istiyorduk. Diğer arkadaşlarımın da benimle beraber aynı duyguları paylaştığından şüphem yok. Evden çıkıp önce çarşıya gidelim dedik. Zira kahvaltıyı çarşıda yapmayı uygun bulduk. Hemen arabamıza binerek çarşıya geldik. Harika bir Osmanlı çarşısı vardı önümüzde. Ama önce Boşnak böreği yiyecektik. Çarşıda bir tane börekçi varmış. Hemen oraya girdik. Karışık börek söyledik. Peynirli, kıymalı ve ıspanaklı börek geldi ve afiyetle yedik. Gerçekten söyledikleri kadar vardı. Nefisti, lezizdi. Börekçide fazla kalmadık. Çarşıya geçtik. Bizim kapalı çarşıya benzer küçük dükkânlar ve gerçekten görülmeye değer iş yerleri. Ardından çarşının içlerine doğru yürüdük, orada bir medrese ve medresenin karşısında Osmanlı Camii. Caminin bahçesinde iki adet türbe mevcut. Şadırvanını sonrada restore etmişler. Orada namaz kılamadık. Niyetimiz şehitliğin oralarda bir yerde namaz kılmaktı.

Çarşı turumuz tamamlanınca şehitliğe gittik. Şehitlik... Gerçekten müthiş bir yer. Burayı gezerken sanki savaşı yaşıyorsunuz. Mezar taşlarında 1991 ve 1994 tarihlerini görüyorsunuz. Bir inci tanesi gibi dizilmişler. Mezar taşlarının üzeri ve çevre karlarla kaplı. Burada günah yok, kara yok, karalık yok. Her şey beyaz, bembeyaz. Bir an önce Aliya İzzet Begoviç‘in kabrine gitmek istiyorum. O büyük insanı görmek istiyorum. Gözlerim şaşalı, dikkat çekici bir yer arıyor. Yanlış bir yere mi geldim diye bir an hayıflandım. Ama az ilerde bir yer gözüme çarptı. Hemen oraya yöneldim. Evet, o müthiş insanın kabri burasıydı. Başucuna geldim, saygıyla şöyle bir durdum. Ne yapacağımı şaşırmış bir haldeydim. Bir başka âleme dalıp gitmiştim. Öylece kalakalmışım. Bir zaman sonra kendime geldim ve Kur‘an-ı Kerim okumam gerektiğini hissettim. Hemen bildiğim sureleri okumaya başladım. Bir zaman sonra Ali de yanıma geldi. Beraber okuduk. Aliye İzzet Begoviç‘in yanından ayrılmak bize bir hayli zor geldi. O sırada ikindi ezanı okundu. Şehitliğin bitişiğinde bir cami vardı. Oraya cemaate yetişelim istedik. Camiye girdiğimizde imam ikinci rekâta başlıyordu. Biz de cemaate dâhil olduk. Tespih ve duadan sonra cemaatle musafaha yaptık. Bu da beni bir hayli etkiledi. İnsanların yüzlerindeki samimiyeti görmek beni o kadar mutlu etti ki, tarif edemem.

Namazdan sonra caminin içinde ne var ne yok diye şöyle bir baktık. Mihrap ve minberde yeşil bayraklar asılı idi. Bunların ne olduklarını sorunca enteresan bir cevap aldık. Bu bayraklar hilafet sancağı imiş. Buralardaki tüm camilerde bu sancak mutlaka kullanılırmış. Heyhat... Onlar neye hasret bizler neye hasretiz...

Ahmet bize şimdi tünele gidebileceğimizi söyledi. Tünel önemli bir yerdi. Savaş sırasında Müslümanların dünya ile irtibatının kurulduğu tek nokta idi. Zira Sırplar havaalanını kuşatmışlar, keskin nişancılarla hareket eden her şeye ateş ediyorlardı. Müslümanlar, Sırpların bu saldırılarından havaalanına açılan bir tünelle kurtulmuşlar ve böylece dünya ile irtibatlarını kurabilmişlerdi. Savaşta bu tünel çok önemli görevler yapmıştı. Şimdi orayı bir müze haline getirmişler. Orayı gezerken savaşı adeta birebir yaşıyorsunuz. Tünelin bulunduğu ev havaalanına 800 metre uzaklığında bir yer. Yaşlı bir kadına ait. Sırplar bu kadından önce şüphelenmişler ve evi ateş altına almışlar ama sonradan bir şey olmadığını zannederek bırakmışlar. Evin duvarları hala delik deşik. Tamir edilmemiş. Sırp zulmünün izlerini bu gün yaşayanlar görsünler diye...

Bosna‘ya veda ediyoruz

Müzedekigezimiz bitince bir de Bosna nehrinin çıktığı noktayı görelim istedik. O da yakın bir yerde imiş. Havanın soğuğuna aldırmadan oraya gittik. Karlı yolda aracımız hafif kaymasına rağmen bir yere çarpmadan park yerine ulaştık. Araçtan inip biraz yürümemiz gerekiyordu. Biz de öyle yaptık. Burayı görünce Allah‘ın kuvvet ve kudretinin büyüklüğünü aklı olan biraz daha iyi anlıyor. Zira dağın eteğinden o kadar büyük bir su çıkıyordu ki, bu su Bosna nehrinin başlangıcı idi ve belki de milyonlarca yıldır böylece akıp duruyordu. Berrak mı berrak, soğuk mu soğuk bir su. Hayret etmemek ve hayran olmamak elde değil. Etraf düzenlenmiş bir mesire yeri haline getirilmiş. Müthiş bir yer. Bir saate yakın burada vakit geçirdik soğuğa ve kara aldırmadan. Sonra yavaş yavaş ayrılma zamanı geldi. Aracımıza geldik ve Sarayova‘ya doğru hareket ettik.

Bu akşam son akşamımız olacak. Allah nasip ederse sabah kahvaltımızı yapıp yola koyulacağız. Eve gelmeden bir de markete uğrayalım istedik. Hem yol nevalesi alacaktık, hem de eve biraz kumanya. Zira evde pek yiyecek bir şey yoktu. Talebe evi idi. Talebe evinde ne olurdu ki...

Sabah buzlu karın üzerinde biraz patinaj yaparak otoparktan çıktık. Vedalaşarak yola koyulduk. Sabah mesai saatinin başlayacak olması ve yolların da biraz buzla kaplı olması trafiğin sıkışmasına yol açmıştı. Yavaş da olsa ilerledik. Yarım saat bile olmadan trafik açıldı ve ana yolu çıktık. Artık önümüzde Hırvatistan vardı. Güneşli ama bir o kadar da soğuk havada yolumuza devam ederken sağlı sollu geçtiğimiz köylerin kimliğini okumaya çalışıyorduk. Zira minare gördüğümüz köyleri görünce seviniyor, kiminin resimlerini çekiyoruz. Kaliteli olmasa da bir hatıra kalsın diye deklanşöre basıyoruz, ne çıkarsa diye resimliyoruz.  Yol boyunca dikkatimizi çeken başka şeyler de oldu. Bunlardan biri bir kısım bayraklardı. Bosna‘ya ilk girdiğimizde Sırp bayrakları vardı. Burada da Hırvat bayrakları. Anlaşılan devlet kurulmuş olmasına rağmen bu işten rahatsız olanlar bulunuyor. Çan seslerinden rahatsız olmayanlar ezan sesinden bir hayli rahatsızlar. Bu ne kin, bu ne acımasızlık anlamak mümkün değil. Bir devlet kurulmuş, bu devletin yapısı oluşturulmuş, artık tekrar onu yıkmanın manası ne?

Konu hakkında söyleyecek çok şey bulabiliriz elbette. Ama burada bu kadar yazmak yeterli kanaatindeyiz.  Birkaç saat sonra Bosna-Hersek bitti. Hırvatistan gümrüğünden giriş yaptık. Önümüzde iki yüz kilometre kadar yolumuz var. Ondan sonra Slovenya‘ya gireceğiz. Öyle de oldu. Gümrük kapısında fazla incelemediler. Bu kapıdan girince Avrupa Birliği‘ne girmiş oluyoruz.  Slovenya havasıyla yapısıyla farklı bir ülke olduğunu ortaya koyuyor. Geniş otoyolları, düzgün şehirleşme, farklı mimari yapısı ile farklı bir ülke. Bundan sonrasını anlatmaya gerek yok. Bizim için de cazibesi yok. Önümüzde Avusturya ve Almanya var.  Yola çıkmamızın üzerinden altı gün geçtikten sonra Almanya‘da hedefimize ulaştık. Yatsı namazını biraz geçe bıraksak da kalacağımız eve ulaştık. Böylece yolculuğumuzu tamamlamış olduk elhamdülillah...

Muhabir: Haber Merkezi