Merkel aslında Kıbrıs sorunu çözülmeden ve özellikle Türkiye de AB üyesi olmadan sadece Rumlardan oluşan "Kıbrıs'ın" AB'ye üye kabul edilmesinin hem Kıbrıs sorununu çözümsüzlüğe mahkûm ettiğinin, hem de böylece Türkiye'nin tam üyelik süreci için ciddi bir engel oluşturduğunun farkındadır. Bizzat kendisi bunun bir "hata" olduğunu Temmuz 2007'de Alman Parlâmentosu'nda itiraf etmiştir. Ancak, Merkel'in bu değerlendirmeyi yaparken o zaman ne kadar samimi olduğu da sorgulanmaya değerdir.
Şimdi, Merkel'in, açıkça Kıbrıs Rum Tarafı'ndan yana tutum almak suretiyle Kıbrıs sorununu iyice çözümsüzlüğe mahkûm etme ve böylece Türkiye'nin AB üyelik sürecinin temelli askıya alınmasının şartlarını oluşturma niyetiyle hareket ettiğini de düşünmek sanırım yanlış olmaz. Çünkü Almanya'dan böyle açık bir destek alan Hristofyas'ın, özellikle Mayıs ayında Güney Kıbrıs'ta yapılacak parlâmento seçimlerinin arefesinde dengeli bir çözüm için esneklik göstermesi beklenemez. 2013 başında da Rum kesiminde başkanlık seçimleri yapılacaktır.
Ayrıca, tutum ve davranışlarıyla Türkiye'nin AB tam üyelik ümidini gözle görülebilir bir vade için hemen hemen yok etmiş bulunan Merkel Hükûmeti'nin elinde KKTC'nin ve Türkiye'yi Kıbrıs'ta çözüm için zorlayabilecek bir siyasî manivela kalmamıştır.
Almanya'nın Kıbrıs konusunda bu aşamada tarafsızlığını bozma pervasızlığının göstermesinin elbette başkaca somut sebepleri de vardır.
"Kıbrıs" 2012'nin ikinci yarısında AB dönem başkanı olacaktır. Dönem başkanlarının AB içinde sahip oldukları önemli ve ağırlıklı mevki, oynadıkları belirleyici rol bilinmektedir. Merkel'in "Kıbrıs'ın" dönem başkanlığı sırasında AB mekanizmalarını Almanya'nın çıkarlarına uygun amaçlarla kullanabilmek ümidiyle şimdiden Kıbrıslı Rumlara hoş görünme gayreti içine girmiş olduğu düşünülebilir. Ekim 2013 Almanya için seçim zamanıdır.
Alman armatörlere ait 200'den fazla geminin "Kıbrıs" bandırası taşıdığı bilinmektedir. Bununla ilgili çıkarlar, Merkel'i, Rumların Kıbrıs müzakerelerindeki aslında olumsuz olan tutumlarından sitayişle bahsetmesine yol açmış olamaz mı?
2004'de ANNAN Plânına "evet" diyen Kıbrıs Türk Tarafı'na AB'nin verdiği sözlerin hiçbirisi yerine getirilmemişken, AB'nin ve özellikle Almanya'nın Türkiye'nin limanlarını "Kıbrıs" bandıralı gemilere açma konusunda ısrarlarını sürdürmesinin arkasında "Ek Protokolün uygulanması gereğinden" çok Almanya'nın Rum bandırası taşıyan kendi ticaret gemileriyle ilgili çıkarlarının yattığı düşünülemez mi?
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin Doğu Akdeniz'de deniz alanlarını sınırlandırma, münhasır ekonomik bölge ilânı ve petrol ve gaz arama maksadıyla yaptığı tek yanlı girişimler, bu çerçevede bölgenin zengin kaynaklara sahip olduğuna dair yayılan bilgiler, Almanya'yı da bölgeyle bu açıdan ilgilenmeye ve Rumların faaliyetlerine ortak olma çarelerini araştırmaya sevk etmiş olacağı öne sürülemez mi?
Mavi Marmara olayından sonra Türkiye - İsrail münasebetlerinde yaşanan gerginlik ortamında İsrail'in Kıbrıs Rum kesimiyle ilişkilerini geliştirme çabasına girdiği ve 2010 Aralık ayında Rumlarla Doğu Akdeniz ile ilgili olarak ''münhasır ekonomik bölge'' anlaşması imzaladığı bilinmektedir. Oysa Kıbrıs sorununun gelişmeleri içinde İsrail, Kıbrıs konusunda, geleneksel olarak Türkiye'nin siyasetinin temel çizgileriyle çelişmeyen bir tutum takına gelmiştir. İsrail, BM Genel Kurulu'nda Kıbrıs konusunda yapılan oylamalarda çekimser kalmayı tercih etmiştir. Bazı yöntemsel taktik oylamalarda Türkiye ile aynı yönde oy vermiştir. Nazi döneminin acılarla dolu hatıralarını ortadan kaldırma gayreti içinde olagelmiş bulunan Almanya için İsrail'in özel bir yeri vardır. Musevî unsurlar Almanya'nın siyasî, sosyal ve ekonomik hayatında nispî bir ağırlık taşımaktadır. Merkel'in Kıbrıs konusunda açıkça Türk tarafına karşı tavır koymasının sebepleri irdelenirken İsrail faktörünün ihmal edilmemesinin gerektiğini düşünmek yanlış mıdır?
Almanya'daki CDU'nun ve CSU'nun Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğine karşı olduğunu vurgularken, Sosyal Demokrat Parti'nin (SPD) Türkiye'nin üyeliği için açık çek vermiş olduğu izlenimini vermekten kaçınmak isteriz. Türkiye'ye adaylık statüsünün verilmesinin öncülüğünü yapan Gerhard Schröder Başkanlığındaki Sosyal Demokrat Partisi (SPD) - Yeşiller koalisyon Hükûmeti'nin dahi, işbaşına geldikten iki ay sonra üstlendiği AB Dönem Başkanlığı münasebetiyle 1999 Ocak ayında yayınladığı "başkanlığın öncelikleri" başlıklı belgede, AB içinde tanınabilecek statü bakımından, Türkiye'yi, Rusya ve Ukrayna ile birlikte mütalâa etmiş olduğunu hatırlatmakta fayda görürüz. Bununla beraber, 1999 Şubat ayının ortasından itibaren Türkiye ile bağlantılı olarak Almanya'da cereyan eden bazı olaylar, Schröder Hükûmeti'ni Türkiye'ye adaylık statüsü verilmesinin Almanya'nın çıkarlarına uygun düşeceği değerlendirmesini yapmaya sevketmiştir. 3 Haziran 1999'da Almanya'nın başkanlığında toplanan Köln Zirvesi'nde Türkiye'nin adaylığı sağlanamamıştır. Türkiye'ye "katılım adaylığı" statüsü veren karar 10-11 Aralık 1999'da Helsinki Zirvesi'nde alınabilmiştir. Bu kararı alabilmek için de AB, Yunanistan'a ve "Kıbrıs"a, Türkiye bakımından hayatî önemde tavizler vermişlerdir. "Kıbrıs sorunu çözülmeden Kıbrıs'ın üye olabileceği" hükme bağlanmıştır.
Almanya'nın Türkiye'ye bakışı
SPD - Yeşiller Hükûmeti, 1999 Aralık ayından sonra dahi, verilen demeçlerde, Türkiye'nin adını o zamanki diğer 12 aday ülke ile birlikte zikrederken "13 aday ülke" değil, sürekli olarak "12 aday ülke ve Türkiye" ifadesini kullanmışlardır. Örneğin, 4 Eylül 2000 tarihinde Almanya'nın yurtdışındaki büyükelçilerinin katılımıyla Berlin'de yapılan "1. Büyükelçiler Konferansı'nda" açış konuşmasını yapan Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, yeri geldiğinde "onikiler ve Türkiye" ifadesini kullanmıştır. O zamanki AB dönem başkanı Fransa'nın Dışişleri Bakanı Hubert Védrine de konuşmasında "genişleme konusunda Balkanlar bakımından bir sorun yoktur. Burada genişlemenin sınırları bellidir. Tartışma Türkiye, Beyaz Rusya ve Ukrayna bakımından ortaya çıkmaktadır. Bu ülkelerin Avrupa sınırları içinde olduğu kuşkuludur ve tartışmalıdır" şeklindeki ifadelerle Türkiye'nin AB bakımından nasıl görüldüğünü ortaya koymuştur.
Almanya'nın yetiştirdiği büyük siyasetçi ve devlet adamı Hıristiyan Demokrat Partisi'nin ilk Lideri ve eski Şansölye Konrad Adenauer 1954'de Türkiye'yi şu sözlerle tanımlamıştır:
"Türkiye Cumhuriyeti, Almanya'nın da bu yıllarda bütünleşmeye başladığı Batı Topluluğunun bir parçasıdır... Bizler daha sıkı bir araya geldiğimiz zaman, dünyamız daha güçlü olacaktır... Türkiye Cumhuriyeti Batı kuruluşlarına girmekle bu fikrin icabını yerine getirmiştir... Bizim beraberce hür dünyaya ait olmamız, ikili münasebetlerimizin de temelini oluşturmaktadır..."
Konrad Adenauer'in Türkiye hakkında o günlerin şartları altında ortaya koyduğu bu vizyon, aslında bugün için de geçerli değil midir?
Hristofyas, Merkel'in ziyareti vesilesiyle yaptığı konuşmalarda Almanya'nın federal yapısının Kıbrıs sorununun çözümüne örnek teşkil edecek veçhelerinin bulunduğunu ifade etmiştir. Bunu olumlu bulmamak mümkün değildir. Yalnız sormak istiyoruz:
Almanya'nın anayasasına göre, federe birimlerin federal hükûmetin mutabakatıyla yabancı devletlerle "antlaşma" (treaty) yapma yetkisi vardır. Rum Tarafı bunu kabul ediyor mu?
Örneğin, "Hür Bavyera Devleti'nin/Eyaleti'nin" Anayasasında "halk" (people) kavramı vardır.
Anayasa'nın 2. Maddesinin başlığı "halk devleti / eyaleti" (people's state) şeklindedir.
Maddenin 1. Fıkrasının hükmü şöyledir: "Bavyera bir halk devleti/eyaletidir. Devlet/eyaletin gücü halktan kaynaklanmaktadır (Bavaria is a people's state. The power of the state emanates from the people).
Rum Tarafı federe birimlerin anayasasında "halk" kavramının yer almasını kabul ediyor mu?
3 (a) maddesinde "Bavyera kendisinin birleşik bir Avrupa'nın parçası olduğunu ilân eder..." (Bavaria declares itself as part of a United Europe..." hükmü vardır. Böyle bir hükmün veya benzerinin, Kıbrıs'ta federasyon kurulabilirse, federe birimlerin anayasasında yer almasına Rum Tarafı rıza gösterebilir mi?
Ülkesinde 3 milyon'a yakın Türk'ün yaşadığı Almanya'nın Başbakanı'nın Türkiye'yi doğrudan ilgili önemli konularda Türkiye'ye karşı açıktan tavır koyabilmesi de çeşitli yönlerden düşündürücü değil midir?
Kıbrıs konusuyla ilgili yakın geçmişi hatırlamamızda fayda var:
İlgili uluslararası çevreler, Türkiye'nin AB tam üyeliği için başvurduğu 1987'de başlayarak ve özellikle ANNAN Plânı'nın hazırlanmaya başladığı ve müzakere edildiği 2002 - 2004 döneminde yoğunlaşarak, kasten "Kıbrıs'taki çözümsüzlük Türkiye'nin AB tam üyeliği yolunda bir engeldir; çözümsüzlük Türk Tarafı'nın ve özellikle Denktaş'ın tutumundan kaynaklanmaktadır; Türk tarafı çözüm için çalıştığını göstermelidir; Kıbrıs'ın AB üyelik sürecinin başlamış olması Kıbrıs sorununun çözümünü kolaylaştıracak bir faktördür" şeklinde iddialar öne sürmüşlerdi. Bu iddialar giderek Türk kamuoyuna yönelik bir kampanya halini almıştı.
Sanki Kıbrıs sorununu çıkaran Kıbrıslı Türkler ve Türkiye imiş; sanki Kıbrıs sorununun siyasî çözüme ulaştırılmasının anahtarı sadece Türkiye'nin ve KKTC'nin elindeymiş ve sanki Kıbrıs sorunun çözümünü Rum-Yunan ortaklığı istiyormuş da bunu KKTC ve Türkiye engelliyormuş gibi, Türkiye'de ve KKTC'de bu iddiaların etkisi altında kalan çevreler olmuştur. Bunun neticesinde de, "Avrupa'da nereye gidersek ayağımıza Kıbrıs dolanıyor; Kıbrıs konusunun pek çok alanda Türkiye'nin önünü tıkadığı görülüyor; AB sürecinde bizi tehdit eden bir konu var, o da Kıbrıs; Kıbrıs sorununun çözümünde Türkiye'nin hayatî çıkarı var; biz bu sorunu çözeceğiz; AB Kıbrıs konusunda daha da dayatmacı olmadan sorunu bizim çözmemiz lâzımdır; Kıbrıs yüzünden AB ile ilişkilerimizi feda edersek Türkiye'ye yazık olur; bir Kıbrıs için ülkemizin AB üyeliğini mi feda edeceğiz; çözüm olmazsa Kıbrıs AB'ye üye olduktan sonra Türkiye Ada'da işgalci durumuna düşer; AB'den müzakere tarihi alacaksak Kıbrıs'ta taviz verilebilir; önceki hükûmetler ve bürokratlar çözümsüzlük çözümdür zihniyetiyle hareket etmişlerdir; siyaset sorun yaratma değil, çözüm üretme ve sonuç alma sanatıdır; çözüm arayışlarında biz daima bir adım önde olacağız; masaya gelirken ben çözmeye geliyorum diye gelirsen bir şeyler olur; Denktaş istiyor mu? Klerides istiyor mu? Çözmek niyetiyle gelseler çözüm bulunurdu; biz dünya gerçekleri ile hiçbir zaman çelişmeyi, çatışmayı düşünmüyoruz; dünya gerçekleri neyi gösteriyorsa biz de bu gerçekler içerisinde yerimizi almaya mecburuz; biz onyıllarca Kıbrıs'la ilgili mevcut politikaları sürdürmüş olsaydık bugün bizim durumumuz nereye benzerdi biliyor musunuz? Aynen Lübnan ile Suriye arasındaki duruma benzerdi. Ve birileri gelir dayatır, 'Kıbrıs'tan çıkın' derdi. Bir yere kadar dayanır, ondan sonra kuzu kuzu çıkardık mealinde, sanırız, Kıbrıs sorununun gerçek mahiyeti; ortaya çıkış şekil ve zamanı; Rum - Yunan ortaklığının emelleri ve hedefleri ve nihayet Kıbrıs müzakere sürecinin tarihçesi hakkında yeterli bilgi sahibi olmamaktan kaynaklanan sözler dile getirilir olmuştu.
Türkiye'nin aktif teşvik ve desteğiyle Kıbrıs Türk halkı Plan'a yüzde 65 oyla "evet" dedi.
Rumlar yüzde "76" oyla reddettiler.
BMGS Rumların "bir taslak plânı değil çözümün kendisini reddettiğini" raporunda açıkladı. Kıbrıslı Türklerin üzerindeki ambargonun kaldırılmasını BM Güvenlik Konseyi'ne tavsiye etti.
Kıbrıs Türklerine ve Türkiye'ye verilen sözler tutulmadı
AB Konseyi ANNAN Plânı üzerindeki referandumdan iki gün sonra aldığı kararla, Kıbrıslı Türklerin üzerindeki tecridin kaldırılması yönünde somut tedbirler alınacağını açıkladı. Bu çerçevede, Kıbrıslı Türklerin AB ile doğrudan ticaretini sağlamak için bir tüzük hazırlanacağını vurguladı.
ABD Kıbrıslı Türklerin lehinde atacakları adımları değerlendirdiklerini duyurdu.
Sonuç ne oldu?
Kıbrıs sorunu çözülemedi.
Kıbrıslı Rumlar referandumdan bir hafta sonra "Kıbrıs Cumhuriyeti" olarak AB'ye tam üye oldu.
Kıbrıslı Türklerin üzerindeki ambargoda kaldırılma veya hafifletilme yönünde bir değişiklik olmadı. Uluslararası çevrelerin Kıbrıslı Türklere ve Türkiye'ye verdikleri sözlerin hiçbiri yerine getirilmedi.
AB tam üyeliği yolunda Türkiye'nin önü açılmadı; aksine tıkandı.
BMGS'nin 24 Nisan 2004 referandumlarının sonuçları hakkında yayınladığı raporu BM Güvenlik Konseyi'nin önüne dahi gelemedi; rafa kaldırıldı.
Aradan geçen 7 yıl içinde, daha önce Kıbrıs Türk Tarafı'ndan ve Türkiye'den AB süreci ile bağlantılı olarak Kıbrıs ile ilgili olarak yapılan taleplerin tekrarına devam olundu.
En son olarak da AB'nin lideri konumundaki Almanya'nın Başbakanı, yakın geçmişte yaşananların üzerine sünger çekerek, Kıbrıslı Rumların çözüm arayışlarındaki tutumundan övgüyle söz etti; Kıbrıs Türk Tarafı'nı Rumların "cesaretli ve yaratıcı" adımlarına "mukabele edememekle" suçladı. Türkiye'den "çözüm için daha fazla gayret göstermesini" istedi.
Merkel'in ziyaretinden sonra son 9 yıldır KKTC'de ve Türkiye'de "millî dava" Kıbrıs konusunda yapılan hatalar gözden geçirilip, gereken sonuçlar çıkarılabilirse, Merkel'in GKRY'ne ziyaretinin yine de faydalı sonuçlar vermiş olduğu söylenebilir.
Bununla beraber, ülkesinde 3 milyona yakın Türk'ün yaşadığı Almanya'nın Başbakanı'nın Türkiye'yi doğrudan ilgilendiren Kıbrıs ve AB gibi konularda Türkiye'ye karşı açıktan tavır koyabilmesi ve bunu hem de Güney Kıbrıs'ta yapabilmesi çeşitli yönlerden düşündürücü değil midir?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Kaynak: Tugay Uluçevik Eski Bonn ve Berlin Büyükelçisi / Dünya
Etiketler:



