"Allah'ım, Utbe'yi, Ukbe'yi, Ebu Cehil'i ve Şeybe'yi sana havale ediyorum!"
"İnsan kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Bir de bakıyorsun ki, apaçık bir düşman kesilmiş. Kendi yaradılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: "Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diyor. De ki: 'Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek.' Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir. Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O'dur. İşte siz ateşi ondan yakıyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Elbette kadirdir. O, her şeyi hakkıyla bilen yaratıcıdır. Bir şey yaratmak istediği zaman Onun yaptığı "Ol" demekten ibarettir. Hemen oluverir. Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah'ın şanı ne kadar yücedir! Siz de O'na döneceksiniz." [Yasin Suresi 77-83]
"Allah Resulü'nü (sav) hatırlıyorum. Bir peygamberin hikâyesini anlatıyor. O Peygamberi dövüyor, yaralıyorlar. O ise, bir yandan yüzünden akan kanları siliyor, bir yandan dua ediyor: Allah'ım, sen kavmimi bağışla! Çünkü onlar bilmiyorlar." [Buhari, Müslim]
Bunlar, Efendimizin sevgili dostu Abdullah bin Mesud'un (ra) sözleri. Hani bir zamanlar Mekke'de, Kureyş müşriklerinin karşısında ilk kez Kuran-ı Kerim okuyan genç sahabi. [İbn Hişam]
Yine o genç sahabinin anlattığına göre; Peygamberimiz (sav) Kâbe'nin yanında namaz kılıyordu. Ebu Cehil ve arkadaşları da oradaydılar. Efendimiz secdeye vardı ve secdesini uzattı. Ebu Cehil, yanındakilere: "Hanginiz filancanın yeni kestiği devesinin işkembesini Muhammed'in sırtına bırakır" dedi.
İçlerinden en kötüsü olan Ukbe bin Ebi Muayt kalktı. Pislik dolu işkembeyi getirerek Nebi aleyhisselamın sırtına bıraktı.
Abdullah bin Mesud olduğu yerde kalakalmıştı. Ne konuşabiliyor, ne de hareket edebiliyordu. Onu bu durumdan kurtarabilecek hiçbir gücü yoktu. Henüz İslam'ın ilk günleriydi. Müslüman olduğunu ilan edenlerin sayısı bir elin parmaklarını dahi geçmiyordu. Abdullah o günlerde, Kureyş liderlerinden birinin develerini güden kimsesiz bir çobandı. Resulullah, işkembenin ağırlığı sebebiyle secdeden kalkamıyor, Kureyşliler ise gülmekten yere düşmemek için birbirlerine tutunuyorlardı. İbn Mesudun yaşadığı çaresizliği, en sevdiği insana yardım edemediği için duyduğu acıyı anlamak ve anlatabilmek herhalde mümkün değildir. Kureyş'in azgın liderlerinin gürültüsünü duyan küçük Fatıma (ra) koşarak geldi ve babasının omuzlarından pislikleri aldı. Allah Resulü secdesini tamamlayıp ayağa kalktığında ellerini açtı ve üç kere : "Allah'ım! Kureyşi sana havale ediyorum. Utbe'yi, Ukbe'yi, Ebu Cehil'i ve Şeybe'yi sana havale ediyorum. Elimden bir şey gelmiyor" dedi. [Heysemi] İbn Mesud adları sayılan müşriklerin, Bedir'de tek tek öldürüldüklerini gördü.
Uhud Savaşı'nın en kızgın zamanıydı. Okçular yerlerini terk etmiş, Müslümanlar darmadağın olmuş, binlerce düşmanın ortasında bir avuç arkadaşıyla bir Peygamber yalnız kalmıştı. O peygamberin dişleri kırılmış, damağı, yanağı, alnı yaralanmıştı. O peygamber bir yandan yüzündeki kanları siliyor, bir yandan dua ediyordu: "Allah'ım, Sen kavmimi bağışla! Çünkü onlar bilmiyorlar."
Ne çok şey kazandılar!
"İşin başı İslâm, direği namaz, zirvesi cihaddır"
İnsanların sıcaktan bunaldığı, hurma ağaçlarının altında istirahata çekildiği bir mevsimde Allah Resulü ve arkadaşları Bizans İmparatorluğu ile savaşmak amacıyla Tebük yollarındaydı. Sıcaklık gittikçe artıyor, düşman bir türlü ortaya çıkmıyor, yolculuk her geçen saat daha da zorlaşıyordu. Kur'an-ı Kerim o günleri zorluk zamanı olarak isimlendirmişti.
Sıcaklık artık tahammül edilmez bir boyuta varınca Ashab-ı Kiram kendilerini korumak maksadıyla etrafa dağıldı. Genç sahabi Muaz b. Cebel arkadaşlarını seyrederken Efendimiz Aleyhisselamı gördü. Resul-i Ekrem yalnızdı. Koştu hemen Efendimiz'in yanına geldi ve bu fırsatı en iyi bir şekilde değerlendirerek şu soruyu sordu:
- Ya Resûlullah! Beni cennete girdirecek, cehennemden uzaklaştıracak bir ameli bana haber ver.
- Çok büyük bir şey istiyorsun. Ancak bu, Allah'ın kolay kıldığı kişi için pek kolaydır: Hiçbir şeyi ortak koşmadan yalnızca Allah'a kulluk edersin. Namazı dosdoğru kılarsın. Zekâtı verirsin. Ramazan orucunu tutarsın. Gücün yeter, imkân bulabilirsen haccedersin, buyurdu.
Efendimiz Muaz'a İslam'ın temel esaslarına bağlı kalmasını tavsiye etti. Zira cennete girmek bu esaslara bağlı kalmakla mümkündü.
"Resulullah, hayrın kapılarını haber veriyor"
Bir süre sonra Efendimiz, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Şimdi sana hayır kapılarını haber vereyim mi? Oruç kalkandır. Sadaka, suyun ateşi söndürmesi gibi günahın azabını söndürür. Kişinin gece yarısı kıldığı namaz da günahı söndürür."
Cennete ulaşmanın yolu nefisle mücadele etmekten geçiyordu. Nefsiyle savaşan bir müminin en büyük silahı ise oruçtu. Gaflete kapılarak işlediğimiz pek çok günahımız vardı ve bu günahlar cehennem azabı olarak karşımıza çıkacaktı. Bizi yakacak olan ateşi söndürebilmemiz için sevdiklerimizden infak etmemiz, fakirleri, kimsesizleri gözetmemiz ve herkes sıcak yatağında uyurken kalkıp namaz kılmamız, gözyaşlarımızla günahlarımızdan tevbe etmemiz gerekiyordu.
Bundan sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem "Korkuyla ve umutla Rablerine kulluk ettikleri için vücutları yataklarından uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez" [Secde sûresi 16, 17] ayetini okudu.
Daha sonra Resul-i Ekrem şöyle buyurdu:
- "Sana bütün işlerin başını, ana direğini ve doruk noktasını bildireyim mi?" Muaz:
- 'Evet, bildiriniz Ya Resûlullah' dedi.
- "İşin başı İslâm, direği namaz, zirvesi cihaddır" buyurdu.
İşin başı İslam'dı. Cennete girmenin ilk ve en önemli şartı Müslüman olmaktı. İslam binasını ise namaz ayakta tutuyordu. Efendimiz Aleyhisselam namazı olmayan bir dinde hayır yoktur, buyurmuştu. Cihad ise Allahın dinini yüceltmek için bir müminin yapabileceği her şeydi. Hiçbir amel cihad ile mukayese edilemezdi. (bkz. Tevbe suresi 19. Ayet)
"İnsanları cehenneme sürükleyen yalnızca dilleridir"
Efendimiz daha sonra:
- "Bu anlattıklarımın hepsini tutan, onların devamına ve olgunlaşmasına sebep olan şey nedir söyleyeyim mi?" diye sordu.
Muaz:
- Evet, söyle Ya Resûlullah! dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber dilini tuttu ve:
- 'Şunu koru' buyurdu. Muaz: "Ya Resûlullah! Biz konuştuklarımızdan da sorgulanacak mıyız? Diye sorunca Allah Resulü şöyle buyurdu: "Annen yokluğuna yansın ey Muaz! İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, ancak dillerinin ürettikleridir!" [Tirmizi]
İnsanı cehenneme götüren şey ağzına gelen her şeyi söylemesi, çenesine sahip olmayışıydı. Allah'a ve ahiret gününe iman edenler ya hayırlı bir söz söylerler, ya da konuşmazlardı. Ancak müminler kurtulmuştu ve o müminler boş şeylerle ilgilenmezler, gereksiz şeylerle ilgilenmeyi ve bunları konuşmayı imani bir eksiklik olarak görürlerdi. Muaz bin Cebel bu müminlerin en faziletlilerinden biri, Efendimiz (sav)'ın pek sevdiği bir kimseydi. Allah Resulü bir defasında ona şöyle demekten kendini alamadı:
"Ey Muâz, Allah'a yemin ederim ki, ben seni gerçekten seviyorum." [Ebu Davud]
Çürümüş kemikleri kim diriltecek?
Kureyş kabilesinin önde gelenleri toplanmış, Allah Resulü'nün davetini görüşüyor ve bu davetin önüne nasıl geçeceklerini tartışıyorlardı. Onlar bir yandan zayıf ve kimsesiz müminlere işkence ediyor, hem müminleri dinlerinden döndürmeyi hem de diğer Mekkelilerin Müslüman olmasını engellemeyi hedefliyorlar, ayrıca sürekli bir araya gelerek İslam'ın yayılışını ne şekilde önleyeceklerini konuşuyorlardı.
Bir ara konu ahirete geldi. Allah Resulü herkesin öleceğini ve bütün ölülerin bir gün diriltilerek hesaba çekileceğini söylüyordu. Bu aklın alacağı, kabul edilebilir bir şey değildi. Binlerce yıl evvel ölmüş, kemikleri dahi yok olmuş insanlar nasıl dirilecekti? Übeyy bin Halef ayağa kalktı ve yüksek sesle şöyle dedi:
-Bu mümkün değil, şimdi Muhammed'e gidecek, bu konuyu tartışacak ve mutlaka onu mağlup edeceğim.
Eline çürümüş bir kemik alan Übeyy, Peygamberimizin karşısına çıktı ve kendinden gayet emin bir şekilde sordu: "Ey Muhammed! Sen Allah'ın şu çürümüş kemiğe yeniden can vereceğini mi söylüyorsun?"
Efendimiz hiç tereddüt etmeden cevap verdi: -Evet, bunu ben söylüyorum.
Übeyy kemiği ufalamaya ve tozlarını peygamberimize doğru üflemeye başladı. Sonra alaycı bir şekilde yeniden sordu:
-Şimdi sen bunun dirileceğine gerçekten inanıyor musun? Biz ölüp kemiklerimiz bu hale geldikten sonra bizim yeniden hayat bulacağımızı mı söylüyorsun? Bunu kim yapacak, Allah mı bizi yeniden diriltecek?
Übeyy ve arkadaşları gülüyor, Efendimiz'le alay ediyorlardı. Zaten Efendimiz'den en fazla nefret eden, müminlere en çok işkence edenlerin başında o ve ağabeyi Ümeyye geliyordu.
Allah Resulü, Übeyy'in suratına baktı ve şu cevabı verdi: "Evet, Allah seni öldürecek, bu kemik gibi olduktan sonra seni diriltecek ve cehennemine sokacak."
Allah Celle, Übeyy ve onun gibilere Yasin Suresi'nin son kısmında bulunan şu ayet-i kerimelerle cevap verdi:
"İnsan kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Bir de bakıyorsun ki, apaçık bir düşman kesilmiş. Kendi yaradılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: "Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diyor. De ki: 'Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek.' Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir. Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O'dur. İşte siz ateşi ondan yakıyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Elbette kadirdir. O, her şeyi hakkıyla bilen yaratıcıdır. Bir şey yaratmak istediği zaman Onun yaptığı "Ol" demekten ibarettir. Hemen oluverir. Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah'ın şanı ne kadar yücedir! Siz de O'na döneceksiniz." [Yasin Suresi 77-83]


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Kaynak: Mutlu BİNİCİ / Türkiye
Etiketler:



