Baykal, dönüp bize açıkça, "Dersim'de biz bir katliam yaptık, sonra da oturup geride sağ kalanlarla uzlaştık, katil ile maktul uzlaşmışken size ne oluyor?" diye soruyor.
Bu soruya bir cevap vermemiz lâzım. 1935 yılında devlet, merkezî otoritenin dışında kalan Dersim'e bir plan uyguluyor. İki yıl içinde hazırlıklar tamamlanıyor ve 1937'de kuvvetle muhtemeldir ki; devletin kışkırttığı bir isyan başlatılıyor. İsyanın bastırılması, daha önce mevcut olmayan düzenin kurulması ve Dersim'in Türkiye'nin geri kalan kısmına bağlanması demek. Sonra Tek Parti Hükümeti yani CHP katliamdan geriye kalan Alevî-Kürtlere dönüp diyor ki; artık bir parçası haline geldiğiniz bu ülkenin çoğunluğu Sünni. Kendinizi korumak istiyorsanız, bizimle uzlaşmak zorundasınız.
Bu uzlaşmanın arkasında Alevî-Kürtler açısından bir Sünnî çoğunluk endişesi olmalı. Maktulü katiline yakınlaştıracak kadar derin bir endişe. Peki, Alevî-Kürtler bu endişelerinde haklı mı? Bu soruya vereceğimiz dürüst cevap, yanlış giden birçok şeyi düzeltecek anahtar niteliğinde. Evet haklılar. Türkiye'nin yakın tarihinde yaşanan dramlara bakıldığında, yerden göğe kadar haklılar. Alevî oldukları için ayrı, Kürt oldukları için ayrı bir ötekileştirmeye uğrayan Dersimliler, o kadar güvensiz olmalılar ki; çareyi katilleri ile uzlaşmada bulmuşlar. Türk ve Sünnî olan çoğunluğun bu trajik tablodan gerekli dersi çıkartması lâzım. Dersimlileri CHP'ye mahkûm eden, Baykal'ın cazibesi değil, Türkiye'nin çoğunluğuna karşı beslenen derin güvensizlik olmalı.
O zaman Dersim tartışmasını, CHP'nin bir iç çelişkisi olarak teşhir etmeden, yani çuvaldızı Baykal'a batırmadan önce iğneyi kendimize batırmalıyız. Bu çıkmaz sokakta katilinden medet uman bu insanlara çoğunluk olarak bir güven ortamı oluşturmak zorundayız...
(MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE / ZAMAN)


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



