Yaşlanmaktan korkmayın Toynbee Hatıralarında "yaşlanmaktan korkmuyorum ama zihinsel üretkenliğimi kaybetmekten korkuyorum..." diyerek, yaşlılık döneminde de faydalı işlerle meşgul olmanın önemini ifade ediyor.
Kayıplarımız yaş sürecimizle birlikte her gün biraz daha artmakta ve her daim ölümü, ahreti, kıyameti bizlere hatırlatmaktadır. Hangimiz hayata ilk başladığımız gibiyiz ki? Ve hangimizin çevresinden bir şeyler eksilmedi ya da aramızdan biri ayrılmadı ki? Her birimizin fiziksel, zihinsel, çevresel, toplumsal kayıplarımız var... Fakat, bunu kabul etmek, buna rıza göstermek hayatla uyumumuzu geliştiriyor ve biz rıza gösterdikçe, kendi sorumluluklarımız üzerine yoğunlaşmaya başlıyoruz...
Ve aslında, yaşımızla birlikte devam eden ayıplarımıza karşın bilgi birikim ve tecrübelerimiz artmakta ve bir yandan yoksullaşırken diğer yandan çok yönlü kazançlar elde etmekteyizdir...
Yaşlılık döneminde karşılaştığımız değersizlik algılarımız ise, aslında biraz da bizim kültürel dokularımızla alakalı diye düşünüyorum. Yaşadığımız toplumda çoğu zaman, insanlar emeklilik döneminde ya da çocuklarını evlendirdiklerinde bir köşede oturup ölümü beklemeyi tercih ederler ve kendileri için artık hayatın bir anlamının kalmadığını sanırlar. Sanki her şey sona ermiştir, idealler tükenmiş ve artık yapacak bir şeyleri yoktur... Böyle inanırlar, böyle yaşamayı tercih ederler.
Batılı toplumlarda ise, kültürel yozlaşmaların ve maddiyatçılığın hat safhaya ulaşmış olmasına rağmen insanlar sadece dünyevi hedeflere ulaşmayı düşündüklerinden yaşlılıkta da aktif olmaya çalışıyorlar. Maneviyattan kopuk olmaları bu insanları bir boşluğun içine itiyor ve hayat boyu dünyevi hedefler peşinde koşmaya çalışıyorlar. Mesela, son yıllarda bu toplumlarda, emeklilikten sonra üniversiteye başlayanların sayılarının arttığı bu noktada kurumların çeşitli çalışmalar üzerine yoğunlaştığı belirtiliyor. Bu kimseler yaşadıkları anlam boşluğunu sırf dünyevi hedeflerle telafi etmeye çalışıyorlar. İnsanların, aşkın hedeflerden yoksun olmaları, müşterek bir hayattan ailevi ilişkilerden uzak kalmaları onları dünyayla ilgili ihtiraslara sürüklüyor. Burada da, ihmal edilen ahiret ve maneviyat duygularına karşın aşırı dünyevileşmeyi görüyoruz ki, bu da insan hayatı için gerekli olan itidal ve dengeye uymadığından, birey ve toplumları tektipleştiriyor. Dinimiz, bu konuda insan fıtratına uygun olanı tavsiye eder ve hayat, idealler ve hedefler konusunda dünya ve ahret dengesini vurgulayarak insana nasıl yaşayacağını gösterir.
Müslüman halklar, donanımları ve yeterlilikleri bakımından aktif oldukları halde, yaşlılık döneminde "artık çocukları evlendirdim bundan sonra ölümü beklemeliyim" diyerek hayatla aralarındaki ipleri koparıyor ve eski bir eşya gibi bir kenara çekiliyorlar.
Yapılan araştırmalarda, ileriye dönük hedefleri olan kimselerin, ibadetlerini yerine getirenlerin ve aile içinde birlik bütünlüğü sağlayanların ölümden daha az korktukları ve bu kimselerde stres ve kaygı durumlarının daha az olduğu ortaya çıkmıştır.
Bütün bunları ifade ettikten sonra acaba diyorum bizim insanımız neden anlam boşluğundan yakınır? Yaşlılığı neden hayattan kopuş olarak algılar? Değerlerimize sadakat gösteriyoruz, aile ve komşuluk ilişkilerimize ihtimam veriyoruz... Peki öyleyse sorun ne? Daha öncede ifade ettiğim gibi, dünya ve ahiret bağlamında sorumluluklarımızı yerine getirirken ideal çizgiyi korumadığımızda bu tür sorunlar ortaya çıkıyor. Ve bizler yaşlandıkça, değersiz ve önemsiz biri olduğumuza inanmaya başlıyoruz. Oysa yaşlılığın da kendince güzellikleri var ki, bu güzellikler arasında, bilgi ve birikimler, tecrübeler, deneyimler, hatıralar adeta canlı bir kitap gibi zihnimize yazılmıştır ve yaşlılıkta bunları bir sonraki nesillere aktarmak insani bir sorumluluktur. Her birimiz bu sorumluluğun şuuruyla hareket ettiğimizde inanıyorum ki, böyle bir boşluğun içine de düşmemiş olacağız.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



