Şehirde dolaşırken bir çok yabancı İslami kuruluşun çadırlarını görüyoruz. Kamp çadırlarının ortasında geniş bir vadi gibi bir alanda sıraya girdirilmiş çocuklar, kadınlar ve erkekleri onlarca metre uzayan bir sırada görünce şaşırıyoruz. Vakit kaybetmeden başlıyoruz dağıtıma.

Hummalı bir çalışma başlıyor bizim için. 2 gece 2 gündüz gıda malzemesini yığıyoruz bahçeye. 15 -20 kişilik bir ekip sürekli çalışıyor. Emeğin ne kadar kutsal olduğunu alın terlerini hissedince anlıyoruz. 20.000 şişe su, onlarca ton pirinç, şeker, fasulye, 30 kiloluk paketler bir bir hazırlanıyor. Sanki otomatik bir koli hazırlama fabrikası gibi çalışıyor ekibimiz. Kamyonlara yükleniyor tek tek. 4 büyük kamyon tahmin ederken biz 5. kamyonu da talep ediyoruz. Artık yola çıkmaya hazırız. Yalnız Haiti sınırı -sonradan anlıyoruz ki- sadece kapıları açıp kapatan görevlilerin durduğu bir geçit.

Sabah 8‘de açıldığı için gece 2‘de yola çıkmak üzere birkaç saat uyumak üzere istirahata çekiliyoruz. Kamyonları önceden sınıra gönderiyoruz. Biz de kiraladığımız aracımızla onlara yetişeceğiz. Abdullatif‘i de biz misafir ediyoruz akşam. 3 saat sonra bismillah deyip yola çıkıyoruz Santo Domingo‘dan. Sabah namazı için mola veriyoruz bir yol kenarında. Bir kez daha hamdediyoruz Türkiyemizde tesislerimiz var. Her türlü imkan var. hakikaten medeniyet var diye... Şişe sularla abdestlerimizi alıp cadde kenarında namazımızı kılıyoruz ve yola devam ediyoruz. Haiti‘ye yaklaştıkça gün ışımaya başlıyor. Yol boyunca bölgeye giden resmi ve özel araçları kamyonları konteynırları görüyoruz.  Bu yollar hiçbir zaman bu kadar yoğun trafik görmemiş galiba .

Organ mafyaları iş başında!..

Haiti sınırına birkaç yüz metre kala araçlarımızla konvoy halinde düzenli bir şekilde ilerliyoruz. ABD ve İsraillilerin organ mafyasının işbirliğiyle çocuk kaçırma olaylarını da duyunca çok sıkı bir geçiş ve kapı güvenliği bekliyoruz. Bozulmuş  yollardan geçerken bir demir çit açılıp kapanıyor. Meğer sınır burasıymış. Rehberimizi önceden sürekli geçtiği için sadece ‘le komandods salut‘ diyor.

Biz de artık Fransız Sant Dominigi Haiti‘deyiz. ‘Sizin pasaportunuz nerde?‘ diye dahi sorulmadan geçiyoruz. Daha kapıdan girer girmez deniz kenarındaki kaya tozları dikkatimizi çekiyor. Yüksek tepeliklerden tamamı oyulmuş. Başkente doğru yol alırken yıkık binaları görmesek de önceden fakirliğin diz boyu olduğunu fark ediyoruz. Mülteci kapmları gibi tek odalı yere yakın evlerde yaşayan insanları, su birikintilerinde yıkanan aileleri ve çocukları görüyoruz. Nereye dönseniz tuvaletlerini ortalığa yapan bir çok insanı görmemeniz mümkün değil.

45 dakikalık yoldan sonra Part au- Prince şehir merkezine varıyoruz. İlk hedefimiz araçlarımızı güvenli bir yere çekmek. Zekat vakfının önceden ayarladığı noktalar ve güvenlik elemanları bizi  karşılıyor. Burada yardım konvoyları halkın ilgisini hemen celbediyor ve çok kısa sürede binlerce kişi toplanıyor. Sant Agun kilisesi yakınlarında bir Dörtyol ağzında dağıtım için harekete geçmek zorundayız. İnsanlar toplanmış bekliyor, çok büyük bir izdiham. Kontrol etmekte zorlanıyoruz. İnsanlar günlerdir aç ve susuz olduğu için bu kadar kargaşa içerisinde bir paket alanlar altın bulmuş gibi seviniyor. Sessizce aradan sıyrılıyor o kadar mücadeleden sonra. BM askerleri ve ABD askerlerinin müdahalesiyle kalabalık kontrol altına ancak alınabiliyor. Hatta onlar bile çoğu zaman izdihamı önlemekte yetersiz kalıp geri çekiliyor. Neticede buradaki insanlara dağıtımı tamamlandıktan sonra diğer dağıtımlara devam ediyoruz. Daha dikkatliyiz ve askerlerin dağıtım yapılacak Tebaara bölgesi kampını önceden çevirmesi ve sıraya sokmasıyla işimiz daha da kolaylaşıyor.

Vicdanları yaralayan manzara

Şehirde dolaşırken bir çok yabancı İslami kuruluşun çadırlarını görüyoruz. Kamp çadırlarının ortasında geniş bir vadi gibi bir alanda sıraya girdirilmiş çocuklar, kadınlar ve erkekleri onlarca metre uzayan bir sırada görünce şaşırıyoruz. Vakit kaybetmeden başlıyoruz dağıtıma. Yararlanıcılar arasından 15 kişilik bir gönüllü ekibi de hemen destek oluyor onarlı guruplar halinde sıradan alınan insanlar tek tek işaretleniyor. Yaşlı kadınlar, sakatlar, hamileler, çocuklu annelere taşınıyor paketler. Balonları alan çocuklar hemen kocaman şişirmek için bütün nefeslerini veriyorlar. Şekerlerini alan küçükler hemen çabucak yiyip bir tane daha almak için masum masum bakıyorlar. Hepsi yol kenarındaki kaldırım taşına yan yana oturmuş birer inci tanesi gibi gözüküyor. ‘Allah‘ım çocukların masumluklarını lekeleyen, onları bir ticari meta gibi görüp mafyaların eline devlet yardımıyla düşürenleri kahreyle‘ diye söyleniyoruz içimizden.

Haiti‘de depremin izlerini daha yakından gördükçe bu güzel adanın düşürüldüğü acınası durum ne kadar da vicdan sızlatıyor. Deprem belki de bir şans Haiti için. Bu zamana kadar zaten uzun süreli şok etkisi yapan bir deprem etkisinde bir sosyal bunalım mevcut. Binlerce insan aç, sefil ve sokaklarda yaşıyor. Kiliseler insanların sığınak yerleri olmuş ama en büyük katedral de yıkılmış. Bu da ibretlik bir şey. Fransızların ne kadar kötü bir sömürgeci olduklarını hatırlamak lazım. Sömürgeci ülkelerde de kendi içerisinde ehveni şer eşeddi şer diye ayrılabilir. Fransızlar kesinlikle eşeddi şer sınıftan. Burayı adanın öbür kısmına kadar bu kadar kötü durumda bırakmışlar. Hiçbir alt yapı yok, yol yok, imar yok. Artık Haiti‘nin bir devlet binası da yok. İnsanların bu kadar sefil duruma düşmesinin hesabını kim soracak

Kim bu köle düzenine karşı gerçek ayaklanmayı yapmış ve tam bir köle özgürlüğü direnişini başarıya ulaştırmış.

Efendilerine bu adar isyan edince terbiye edilmeleri gerekiyor herhalde. Venezuella‘nın ve Rusya‘nın iddialarını hatırlatmakta fayda var. Acaba deniz açıklarında bir nükleer deneme mi yapıldı? Bunu deprem sonrasında hemen her şeye anında el koyan bölgenin kontrolünü eline alan yapıların durumu da doğruluyor aslında? Acaba arkasında neler var?

Depremzedelere can suyu...

Fakir ve biçare Haiti halkının acıları az da olsa hafiflerken yaraları bir nebze olsun sarılırken binlerce insanın evlerine birer lokma da olsa ulaştırmasına vesile olunurken bizlerin binlerce km den gelen yorgunluk yerini mutlu ve şükür dolu bir sevince bırakıyor. Elhamdulillah biz vazifemizi yaptık, emanetleri ulaştırdık. Türk halkının, Osmanlı efradının Haiti‘ye yangına gönderdiği emanetleri teslim ederek onlara bir nebze olsun cansuyu olduk diyoruz.

Kampın bir bölgesinin sorumlusu ve yerel bir yönetici bize bir liste veriyor. İhtiyaç listesinde en çok çadır ihtiyacı göze çarpıyor. ‘Siz bu insanların sıkıntısını giderdiniz ama ne olur daha fazla yardım edin. Bütün kurum ve kuruluşlara taleplerimizi iletin‘ diyor kamp sorumlusu. En fazla ihtiyaç duyulan şeyin çadır olduğunu da ilave ediyor. Gerçekten de öyle. İnsanlar kendi bez parçalarıyla gayet sağlıksız koşullarda 3 tarafı çevrili yerlerde açık arazide yaşıyorlar. Onların çığlığı dünyayı sarıyor. Bu ülke sefaletten ne zaman kurtulacak acaba?

Tebarra kamplarındaki dağıtımdan sonra Aijemer açık Sahra hastanesi bölgesine gidiyoruz. Burası bazı Müslüman kuruluşlar, Haiti ve ABD‘li bir kuruluşun ortak olarak kurdukları bir yer. Burada Müslüman doktorlar çalışıyor. Her gün sağlık taramasına çıkıyorlar. Ayrıca acil hastaları buradaki operasyon merkezinde tedavi altına alıyorlar. Bazı sağlık kontrollerini de yapıyorlar burada. Aynı zamanda doktorlara destek olan ve takım ekiplerinin konakladıkları yer. Biz de buraya gelen insanlara yine gıda yardımı yapıyoruz. Herkesin bir hikayesi var burada. Doktorların bir kısmı Pakistan depreminde bizleri de görmüşler. "Türler büyük iş başardı orada. Şimdi buradasınız. Burada da büyük işle yapmaktasınız" diyorlar.

Acıların ülkesi: Haiti

Bize çok güzel misafirperverlik ediyorlar. Bizi burada çadırlarda misafir ediyorlar. Biz de bu yüreği cesur insanlara teşekkürü borç biliyoruz. Mescid-i Tevhid bizm üs noktamız. Mescitlere dağıtım yapmak üzere harekete geçiyoruz. Mescitler de depremden etkilenenlerin başlıca sığınak yeri olmuş. İçerde kadınlar, gençler, yaşlılar namaz kılıyor, Kur‘an okuyor. Bazıları köşelerde istirahat ediyor. Bir çoğuyla tek tek konuşuyoruz. Yeni Müslüman olan gençler sıcak yemek pişiriliyorken çok heyecanlanıyorlar.  Bütün işleri onlar yapıyor buralarda.  Biz de emanetlerimizi dağıtıp devam ediyoruz yolumuza.

Haiti sokaklarında depremin etkilerini araştırmak ve görüntü almak için dolaşıyoruz. Aman Allah‘ım Zilzal suresi tek tek geliyor aklımıza. Ama insanlar da tedbir almalı elbette. BM bünyesinde çalışan Türk görevlileri de ziyaret ediyoruz  onların da selamını getiriyoruz Türkiye‘ye. Haiti acıların ülkesi olarak bedelini ödüyor. Deprem etkilerini daha uzun yıllar gösterecek gibi. İleri olmazsa en azından 15 yıl sürer yeniden imarı. Sömürgeciliğin ve emperyalizmin kurbanlarını bir kez daha rahmetle anıyoruz Haiti‘de. Haiti de bağımsız düşüncelerini adil bir nizama dönüştüremeyen toplumların kaderini yaşıyor. Umarız insanlık bundan ders alır da hırs yerine adil paylaşımı, sömürü yerine işbirliğini, tahakküm yerine insanca yaşamayı gelenek haline getirir yer kürede.

Miraj School Başkanı fedakar Zülkarneyn hocamız yine alıyor, misafir ediyor ve havaalanına bırakıyor. Kendisine ne kadar teşekkür etsek azdır. Haiti temaslarımızı bitirince hızlıca Dominik üzerinden Newyork‘a geçiyoruz. Buradan yeniden ülkemize dönüyoruz. Bütün yolculuk boyunca planlamamızı ve tercümanlığımızı, aynı zamanda basın ve medya işlerimizi yürüten Turgay Yılmaz‘a, bize partner kuruluş olarak desteklerini esirgemeyen Zekat Vakfı Başkanı Halil Demir‘e ve temsilcisi Bernnandoc Druza Abudllatif‘e, bize Newyork‘ta evini açan Zülkarneyn Hoca‘ya, Tahir Bey‘e, Raşit beye teşekkürü borç biliyorum. Ayrıca asıl teşekkürü hak eden, tarihi vazifesini yeniden her daim hatırlayan ve Cansuyu‘na güvenerek emanetlerini bizlere gönderen kadirşinas ve hayırsever Türk halkına dernek adına teşekkürlerimi sunuyorum. Allah onlardan razı olsun.

Muhabir: Haber Merkezi