Kur‘an‘ı işittiği zaman kalbi titrerdi
O namaz kılıp Kur‘ân okuyordu. Rabbini çok zikrediyordu... Babası Hz. Ömer gibi, Kur‘ân‘daki uyarı ayetlerini okuduğunda gözyaşları sağnak yağmur gibi boşalıyordu.
Ubeyd İbn Umeyr şöyle der: Bir gün şu ayeti Abdullah İbn Ömer‘e okudum: "Her ümmete bir şahit getirdiğimiz ve ey Muhammed, seni de bunlara şahit getirdiğimiz vakit durumları nasıl olacak... O gün, in-kâr edip Peygamber‘e baş kaldırmış olanlar, yerle bir olmayı ne kadar isterler ve Allah‘tan bir söz gizleyemezler..." (Nisa, 41-42) İbn Ömer ağlamaya başladı, öyle ki gözyaşlarından sakalı ıslandı.
Bir gün dostları arasında oturup şunları okudu: "İnsanlardan, kendileri bir şeyi ölçerek aldıkları zaman tam alan; ama onlara bir şeyi ölçüp tartarak verdiklerinde eksik tutan kimsele-rin vay haline! Bunlar büyük bir gün tekrar dirileceklerini sanmıyor-lar mı? O gün insanlar âlemlerin Rabbinin huzurunda dururlar" (Mutaffifîn,1-6)
Üstadı Peygamber; Babası Ömer!
İşte, Üstadı Muhammed (sav) babası Ömer (ra) olan kimse, gerçekten büyük ve o her büyüğün dengidir. Şüphesiz Abdullah İbn Ömer‘in cömertliği, zühdü ve takvası yani bu üç hasleti, Abdullah‘ın şahsında, dürüst lideri ve dürüst oğlu temsil ediyordu.
O, Resûlullah‘ı (sav) örnek almada o kadar ileri gitmişti. Öyle ki, bir gün Hz. Peygamberi bir yerde devesiyle dururken görmüşse, o da devesini orada durdurur ve : "Belki devenin ayağının izi onun devesinin izine rastlar" derdi...
Babasına itaat, saygı ve sevgide, Hz. Ömer‘in şahsiyetinin akraba ve oğullardan ziyade kendisini düşmanlara kabul ettirdiği noktaya ulaşmıştı. Ben diyorum ki: Bu peygambere ve bu babaya bağlı olan kimsenin para ve mala köle olması düşünülemezdi... Mal ve paralar ona bol bol geliyordu, ama ona ve evine uğrayıp transit geçiyordu. Onun cömertliği, ne bir övünme ne de bir olay vesileydi.
Yoksullara dağıtırdı
İbn Ömer (ra), rahat ve huzur içinde yaşayan nüfuzlu kimse-lerden biri idi. Çünkü o hayatının yarısını güvenilir ve başarılı bir tacir olarak geçirmişti... Beytü‘l-Mâl‘den aldığı maaşı da çoktu... Ama o, Beytü‘l-Mâl‘den verileni asla kendisi için biriktirmemişti. Onu bol bol, yoksul zavallı ve muhtaçlara gönderirdi...
Eyyub bin Vâil er-Râsîbi, Abdullah İbn Ömer‘in cömertliklerinden birini şöyle anlatmaktadır: "Bir gün İbn Ömer, ona dört bin dirhem ve bir kadife kumaş göndermişti.
Ertesi gün, Eyyub onu, bineği için veresiye yem satın alırken görmüştü. İbn Vâil, onun ailesine gidip sordu: "Ebû Abdurrahman‘a yani İbn Ömer‘e dün dört bin dirhem ve bir kadife kumaş gelmiş miydi?"
Onlar O da ‘Evet, gelmişti‘ dediler.
"Bugün ben onu pazarda, bineğine veresiye yem alırken gördüm..." dedi
Onlar şöyle cevap verdiler: "O, dün paraların hepsini hemen dağıttı, kadifeyi de sırtına alıp dışarı çıktı... Sonra kadifesiz döndü. Ona kadifeyi ne yaptığını sorduğumuzda, bir fakire bağışladığını söyledi!"
İbn Vâil, çırpınarak dışarı çıktı ve pazara geldi. Yüksek bir yere çıkıp, halka şöyle haykırdı:"Ey tacirler! Siz dünyada ne yapıyorsunuz? İşte, İbn Ömer‘e binlerce dirhem geliyor ve onları hemen dağıtıyor. Ama Sabah olunca, o, bindiği hayvanına borçla yem alıyor!"
Zalim yöneticiye Hakk‘ı haykırıyor!
Bir gün, Haccac-ı Zalim halka hitap etmek üzere kalktı ve şöyle dedi: "İbnu‘z-Zübeyr Allah‘ın kitabını tahrif etmiştir" Haccac daha cümlesine devam edemeden orada bulunan Abdullah İbn Ömer, sözünü keserek onun yüzüne karşı: "Yalan söylüyorsun, yalan söylüyorsun, yalan söylüyorsun" diye haykırdı. Haccac birden şaşırıp kaldı. Herkesin ondan korktuğu bir kimseyken, İbn Ömer‘e en kötü cezayı vereceği tehdidini savurarak oradan ayrılıp gitmek için yürümeye başladı.
‘Sen şerrin musallat olmuş kılıcısın‘
İbn Ömer, Haccac‘a elini kulaçlayarak ve insanlar da hayret içindeyken: "Savurduğun tehdidi yerine getirirsen, buna hiç şaşmam, çünkü sen şerrin musallat olmuş kılıcısın" dedi.
Fakat Abdullah İbn Ömer,-güçlü ve cesur olmasına rağmen son günlerine kadar, herhangi bir tarafa meyletmeyi reddederek, silâhlı fitnede hiçbir rol ve payının olmamasına titizlik göstermiştir.
[Not: Bu metin, Halid Muhammed Halid‘in ‘Sahabe Hayatından Tablolar‘ adlı eserinden derlenmiştir. Uysal Kitabevi]
Tek başına yemezdi
O, kendini muhtaç ve yoksullara adamıştı. Tek başına yemek ye-diği pek azdı. Onun yanında yetim veya yoksulların olması gerekiyordu... Oğullarından bazıları zenginlere ziyafet verdiklerinde, davetliler beraberinde fakirleri de getirmezlerse, oğullarını:
"Tokları çağırıyor, açları bırakıyorsunuz" diyerek bir süre azarlardı.
Fakirler onun merhametini öğrenip, iyilik ve şefkatini tatmışlardı. Onlar, görünce evine götürsün diye onun geçeceği yolun üzerine otururlardı. Arıların özünü emmek üzere çiçekleri sardıkları gibi onun etrafını sararlardı... Ona göre, mal ve para uşaktı, efendi değildi. Ona göre, mal para geçinmek için bir vasıtaydı, konfor için değildi.
Malı ve parası sadece ona ait değildi. Aksine fakirlerin onda belli bir hakkı vardı. Şüphesiz bu sınırsız cömertlikte ona zühdü yardımcı olmuştur. İbn Ömer dünya‘ya tamah etmez ve ona yönelmezdi. Dünya‘dan an-cak vücudunu örtecek kadar bir giyecek, güç verecek kadar da bir yiyecek isterdi...
Kıyamet gününde kendisine: "Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz" (Ahkâf/20) denilmesinden korkuyordu.



