Oğuzhan Asiltürk Milli Görüşçülerin bir adaya oy vermesi için...
Mahmut Toptaş Kur’an’ı nasıl okumalı
Dr. Necmettin Çalışkan Yüreğimiz Gazze’de Yanıyor
Nedim Odabaş İsrail ürünlerini boykot
Zeki Ceyhan Kendini savunma hakkı!
Şakir Tarım Ey Başbakan! Lâfı Bırak da Gazze’ye Sahip Çık!
Meryem Nida Arındır Ya Rab!
Doç. Dr. Mehmet Seyfettin Erol Dükkânı Kapatalım Gitsin!
Reşat Nuri Erol KUR’AN VE İLİM 772. seminer notlarından (4)
Mehmed Şevket Eygi Bunların Hiç Günahı Hatâsı Yanlışı Yok!

Gazete Abonelik Temsilcilikler Arşiv Anasayfam Yap
Karakter Boyutu
Erbakan Hoca’nın siyasi hareketini destekledik
Erbakan Hoca’nın siyasi hareketini destekledik
19 Eylül 2013 Perşembe 01:39
Son devrin büyük İslam âlimlerinden Muhammed Emin Er Hoca’nın hatıraları - 10

Erbakan Hoca’nın siyasi hareketini destekledik

Erbakan Hoca’nın siyasi hareketini talebe ve dostlarımızla destekledik. Hatta Antep’e seçim konuşması için geldiğinde seçim otobüsün üstüne çıkarak, onu desteklediğimizi herkese göstermiş oldum. İlişkimiz vefat edinceye kadar güzel bir şekilde devam etti.

 İbrahim Halil ER

 [email protected]

Gaziantep’e Gidiş

1961 yılında Şeyh Seydâ el-Cezeri’nin emri ile Gaziantep İlinin Nizip ilçesine bağlı Kıratlı/Kertişe köyüne imam olarak gittim. Gazianteb’e gitmeme neden olay olayda yine bir rüyaydı. Bir gece rüyamda Kabe’nin yıkılmış ve harap bir halde olduğunu gördüm. Rüyanın dehşetiyle uyandım. Bu rüyaya bir anlam veremedim. Bunu en iyi ancak Şeyh Seyda yorumlayabilirdi. Ben de Şeyh Seyda’nın yanına gittiğimde rüyayı anlattım. Seyh Seyda rüyayı şöyle yorumlar.

-Bu rüya senin üzerine yeni bir vazife yüklemektedir. Sen Gaziantep tarafına gitmelisin.28 Bu bölge dinini kaybetmek üzere. Nizip’te Hacı Habeş var, o sana yardım eder. Hacı Habeş, Şeyh Seyda’nın yanına gelip giderdi. O, Oğuzeli’ye gitmemi istedi. Fakat Şeyh Seyda;

-Hayır! Sen Nizip’teki Kertişe  köyüne git. Bu bölgenin daha çok ihtiyacı var.

Bunun üzerine Kertişe29 köyüne taşındım. Evimi Hacı Habeş kendi kamyonu ile taşıdı. Köy ahalisi dini yönden çok gerideydi. Köy olmakla beraber beş dükkânda da içki satılıyordu. Kumar oynanıyordu. Bir kişi beş kadınla evlenmişti. Bir başkası da kız ile kızın teyzesini birlikte nikâhlamıştı. Bu ve buna benzer İslam’a aykırı pek çok durumla mücadele ettim. Neticede köy düzeldi. Köyde minareli yeni bir cami yaptırdım. Yol, elektrik getirmeye çalıştım. Köy diğer köylere nispeten din bakımından en geri iken hemen hemen en iyilerden biri oldu. Kertişe’de talebelere ders vermeye devam ettim. O köydeki talebelerden dört-beş kişi icazet aldılar.30

Bu dönemde Erbakan Hoca’nın siyasi hareketini talebe ve dostlarımızla destekledik. Hatta Antep’e seçim konuşması için geldiğinde seçim otobüsün üstüne çıkarak, onu desteklediğimizi herkese göstermiş oldum. İlişkimiz vefat edinceye kadar güzel bir şekilde devam etti.31 

Bilahare Gaziantep merkeze nakil oldum. Diyanet sitesinde imam, müezzin ve bazı öğretmenlere ilm-i aletten ve feraiz ilminden dersler vermeye başladım. Daha köyde iken resmi imam olmaya beni mecbur ettiler. On dört senelik bir süre resmi görevde kaldıktan sonra yaş haddinden emekliliğimi istedim.

Gaziantep’te iken, şeyhimin oğlu, Şeyh Muhammed Nurullah bize geldi.

-Dış ülkelerde, tebliğ ve irşad faaliyetlerine çok ihtiyaç var. Oralara gitmezseniz mesul olursunuz, dedi. Gitmem için ısrar etti. Hatta pasaportumu çıkarıncaya kadar orada kaldı. Pasaportum alındıktan sonra Cizre’ye döndü.

O arada, Mehmed Zahid Koktu’nun damadı ve halifesi, merhum Prof. Dr. Esat Coşan hoca Gaziantep’e geldi. Kendisiyle beraber olduk. Bana, zor reddedeceğim bir ilim teklifinde bulundu:

-Sizi Ankara’ya davet ediyoruz. Ankara’ya gelirseniz çok iyi olur. Şu an iki yüz kadar yüksek tahsil yapan talebe var, yanında okurlar. Bu sebeple Ankara’ya gelmeni isteriz.

Ben bu davete kesin bir cevap vermedim, hemen “evet” demedim.

Ankara’ya Gidiş

Oğlum Mehmet Fadlullah o zaman Ankara’da idi. Evi Demetevler’de idi. Onda misafir olduğum bir gün, Esat Hoca’nın mahiyetindeki öğrencilerin başkanı Kemal adında bir genç yanıma geldi:

-Biz ilahiyat talebeleriyiz. Arapça ders okumak istiyoruz. Bize ders vermenizi rica ediyoruz, dedi.

Bu tekliflere icabet etmezsem manevi mesuliyetlerden kurtulmayacağıma dair ilhamlar oluştu. Israrları karşısında şu çözümde anlaştık: “Bir ay kadar, evi getirmeden size ders vereceğim. Ondan sonra duruma bakar, kesin kararı ona göre veririm.”

Bana talebelerin kaldığı yerde özel bir oda tahsis ettiler. Oraya yerleştim. Talebelere yemeklerini kimin yaptığını, parasının nereden geldiğini sordum.

-Yemek vakıftan geliyor. Biz parasını veriyoruz, dediler.

-Ben de para vereyim, dedim. Kabul etmek istemediler. Fakat hakları bana geçmesin diye ısrar ettim. Ben de katkıda bulundum. 50-60 civarında talebe ayrı ayrı dersler okuyorlardı. Haftada bir gün hariç devamlı akşama kadar dersle meşguldük.

Bu gençler; ahlakları çok temiz, tahsili seven, prensipli, cami ve cemaate devamlı idiler. Bu özelliklerini hissettikten sonra Gaziantep’ten evi getirmeye karar verdim. Fakat onlara hiçbir teklifte bulunmadım bu hususta! Ta ki işim Allah için olsun, bir minnet altına da girmeyeyim diye. Zaten talebeler diyorlardı ki “gelirsen evi biz temin ederiz. Kirayı vakıf ödeyecek”

Neticede Öz Elif Sitesi’nde bir daireyi bana tuttular.

Kirası da 10 bin lira civarında idi. Evi getirdim, yerleştim. Onlara ders vermeye devam ettim. Bir dönem böyle devam etti. Önceleri Elif Sitesinde ve özelif camisinde dersler veriyordum. Daha sonra Esat Hoca Elif Sitesinin yanında bir bina yaptı. Buraya “Fıkıh Enstitüsü” adını verdi. Aynı şekilde İstanbul’da da bir yer yapmış orada da hadis ağırlıklı bir eğitim veriyordu ve buraya “Hadis Enstitüsü” adını vermişti. Maalesef Esat hoca vefat edince bu çalışmalar da sona erdi. Biz Fıkıh Enstitüsünde talebelere Fıkıh, Hadis ve Akaid dersleri veriyorduk. Hatta evdeki kitapları da buraya taşıdım. Böylece talebeler yararlanacaklardı. Bu arada her ay çıkan İslam Mecmuası da benimle ropörtajlar yapıyordu. Ama bu mecmua da merkezini İstanbul’a taşıyınca gelmez oldular. Bu sırada öğrencilerin başkanları olan Kemal okulu bitirince gitti. Hem Kemal’in gitmesi, hem de değişik bazı sebeplerle, eski düzen bozuldu. Ben, talebelerdeki gevşekliği görünce onlara dedim ki: “Sizin devamınız yok. Bir kitabı bitirmeden bir başka kitaba geçmek istiyorsunuz!”

Onların gevşekliği üzerine sanki bir nevi darıldım. Dış ülkelere gitmeye karar verdim.

Yurt Dışına Çıkış

Seyahat etmek, değişik ülkelere ziyaret etmek benim önceden beri arzu ettiğim bir husustu. Daha önce de belirtmiştim: Şeyh Muhammed Nurullah Efendi de benim yurd dışında vaaz ve irşad faaliyetlerine katılmamı arzu ediyordu.

Bendeki istek, Şeyh Efendi’nin arzusu ve talebelerdeki eski ilmi isteğinin olmaması benim yurt dışı seyahatlerimi başlatmama sebep oldu.

Benim bu niyetimi duyan bazı ileri gelen kimseler toplanıp yanıma geldiler:

-Dış ülkelere seyahat yaparsan bize bağlı olan cemaatlerin yanına gitmenizi isteriz. Sizlere her türlü desteği da sağlarız. Ancak sadece bizim cemaatte kalmanız gerekir.

Ben de onlara dedim ki:

-Hayır, bütün İslamî cemaatlerin hepsini, hiçbir fark gözetmeden görmek ve ziyaret etmek isterim. Sadece bir cemaatle sınırlı kalmam.

Saatlerce bu konu üzerinde ısrar ettilerse de ben kararım üzerine sabit kaldım.

İlk Avrupa Seyahati

Damadım Ömer İnci Hoca, Danimarka’da görevli olarak bulunuyordu. O da uzun müddetten beri beni davet ediyordu. Ve davetine icabet ettim. Evvela Danimarka vizesini aldım. Aktarmalı olarak dört saat süren bir yolculuktan sonra Danimarka’nın başkenti Kopenhag’a indim. Ankara’dan gitmiştim. İlk olarak orada bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı Din Müşaviri ile görüştüm. Bize ilgi ve alaka gösterdi. Büyük camide Cuma günü vaaz etmemi teklif etti. Ben de, “İslam’da Vahdet” konulu bir vaaz verdim. Oraya geldiğimizi duyan gençler, cemaatler çevremize toplanarak sorular sordular, biz de cevaplamaya çalıştık, sohbetler yaptık.

Sonra belli bir plan dâhilinde şehirleri dolaşmaya başladık. Gittiğimiz şehirlerde, değişik gurupların, cemaat ve hiziplerin camilerine uğruyor, derneklerine ziyarette bulunuyorduk. Arap olsun, Pakistan, İran veya Türkiye’den olsun hiçbir ayırım yapmadan mümkün mertebe gidebildiğimiz kadar İslami kuruluşlara uğruyor, tüm Müslümanlarla görüşmeye çalışıyorduk. Onlar bazı görüş ayrılıklarından dolayı, farklı mekânlarda, farklı anlayışlarla hizmet yapsalar da, gerek Milli Görüş Teşkilatlarına, gerek Diyanet, Süleyman Efendi’nin talebeleri, Cemaleddin Kaplan veya diğer Türk teşkilatlarına gidiyor, sohbetlerde bulunuyordum. Beni orada ağırlayan, misafir eden herkesten Allah razı olsun.

Danimarka’da Akide-i Hayriye’den cemaate ve gençlere ders verdim. O memleketin kadınları çok aşırı açık giyinirlerdi. Ahalisi bisiklete binmeyi çok severlerdi. Bisiklete binenler için hususi yollar yapılmıştı. Köpekleri de gayet çok severlerdi. Hatta bisiklete binerlerken bir eliyle bisikleti tutan, öbür eliyle de köpeği çeken çok insan gördüm. Kopenhag’da bulunan büyük bir kiliseye gittik. “DOM” kilisesi deniliyordu. Orada yetkili kimse olup olmadığını sordum.

-Burada dört papaz var. İçlerinden bir tanesi çok mümtazdır. Yurt dışında temsilci olarak bazen devleti de temsil eder, dediler. Ben dedikleri papazın telefon numaralarını aldım. Kendisiyle yüz yüze görüşmek istediğimi telefonda ona bildirdim.

-Benimle niçin görüşmek istiyorsun?

-Bazı dini sorular sormak istiyorum.

-O zaman yarın Belediye Kütüphanesinde saat 10’da buluşalım.

 

“Sorularıma ikna edici cevap veremedi”

Ertesi gün ben, üç arkadaşla birlikte sözleştiğimiz saatte Belediye Kütüphanesinde hazır bulunduk. Bazı İncilleri torbaya doldurmuş halde bir papaz çıkageldi. Yanımdaki arkadaşlardan Ömer İnci’ye soru ve cevapları yazmasını söyledim. Tercümanımız da orada Belediye Meclis Üyesi Ankaralı bir Türk’tü.  İlk olarak Papaza şunu söyleyerek münazaraya başladık:

-Siz bir din adamı olduğunuz halde kıyafetiniz din adamına bezemiyor. Ne sakal, bıyığınız var ne başınızda papak ne de üzerinizde cübbe var. Siz nasıl bir din adamısın?

-Ne yapalım zamana uyuyoruz. O bahsettiğin şekil, daha çok Yunan papazlarında olur.

-Sizde kadınların çıplaklığı ne kadar caizdir? Bunun bir sınırı yok mudur?

-Bizde bir hudud yoktur. Yalnız dikkatleri fazla üzerine çekecek, çekici olacak şekilde olmamak şartı ile bir emir yoktur!

-Peki ama hem örtünmemek, yani çıplak olmak hem de nazar çekmemek mümkün değildir.

-Öyle ama bizde bir sınırlama yok.

Baktım ki başka bir şey söylemiyor, başka bir soruya geçtim:

-Sizde hayvanın meşru kesim şekli nasıldır?

-Bizde onun da kesin bir hududu yoktur. Yalnız hayvanı incitmemek şarttır. Eziyet vermeksizin nasıl olursa olur.

Sonra İncillerle ilgili bazı konuları gündeme getirdim. İncillerin adını ve sayfa numaralarını belirterek, “falan İncil’de İsa Allah’tır diye yazılmış, falan İncil’de ise Allah’ın oğlu olduğu yazılmış. Bu iki İncil arasında münafaat, terslik, çelişki vardır, nasıl izah edersiniz.” dedim. Verdiği cevap mukni (ikna edici) değildi. Ben sadece İncillerdeki çelişkileri belirtmekle yetiniyordum. Fazla üzerinde durmuyordum.

-Falan İncil’in şu sayfasında da İsa Yusuf’un oğludur. Yusuf ta Yakub’un oğludur diyor. İncil’in birinde “İsa Allah’tır, diğer İncil’de “İsa Allah’ın oğludur”  diyor. Bu nasıl olur? Bunlar çelişki değil mi?

Cevap vermeye çalıştı.

-Peki falan sayfada da dört babadan sonra, Yakup, oğlu Yusuf’a geldiği yazılıdır. Bu da çelişki değil midir?

Ona da cevap vermeye çalıştı. Fakat doğru dürüst cevap bulamadığı için terlemeye başladı. Sıkıldı. Kütüphaneye gelenler bizim soru sorup yazmamızı görünce ayakta bizi dinlemeye başladılar.

-İsa Aleyhisselam’ın öldürüldüğünü anlatan bir bölümde, Hz. İsa’nın “baba beni bu Yahudilerden niçin kurtarmadın!” diye seslendiği yazılıdır. Bundan anlaşılıyor ki İsa Rab değil. Rabbi çağırmış. Falan İncil’in başka bir yerinde ise “İsa’nın yavrulu bir merkebi vardı. Hem merkebe hem de yavruya binerdi” deniliyor. Allah nasıl merkebe biner dedim?  Ona da sapık sapık cevaplar veriyor fakat kimse tatmin olmuyordu. Ben de üzerinde fazla durmuyordum.

-İncil’in bir yerinde İsa’nın, öldüğünde üç gün iki gece toprak altında kalacağını söylediği yazılmış. Başka bir sayfasında ise üç gün üç gece kaldığını yazmış. Bu da münafât oluyor.

Bu soru cevap faslı devam ederken saat on iki oldu. Papaz:

-Saat on iki oldu, başka yerde işim var. Adres verin ben yarın oraya yanınıza geleyim, dedi. Adres verdik. Ayrıldık.

Dipnotlar

28) Seyda kendisine verilen bu vazifeyi sadece yaşarken değil, vefatında da uygulamak istemiş, bu nedenle Gaziantep Nuri Mehmet Paşa camisine gömülmek istemiştir. Böylece Anteb’in kalbinde Anteplilerin kalbine nazar ederek, manevi olarak orada bekçilik yapmıştır. Hatta mezar taşına yazdığı şiirini de görünür bir yere konulmasını isteyerek buradan geçenlerin bu sözlerden ders almasını düşünmüştür. Böylece tebliğ vazifesini vefatında da yerine getirmeye çalışmıştır. Onun Antep görev ve sorumluluğu kıyamete kadar verilmiş bir vazifeydi. Onun görevi hala devam ediyor.

29) Yeni ismi Kıratlı Köyü

30) Seyda’nın Antep bölgesine gelmesi, doğu mollalarını da buraya yöneltti. Kısa zamanda bölge değerli molla ve ilim adamlarıyla doldu. Ayrıca, Seyda kurduğu medrese ile de bölgeyi köy köy, adam adama aydınlatacak muvahhitler yetiştirdi. İcazet verdiği her talebeyi bölgedeki imamsız bir köye gönderiyordu. O dönemlerde köylerde maaşlı imam olmayıp, köylüler kendi imamlarının masraflarını karşılıyorlardı. Bu da bölgede nisbeten serbest bir ortam oluşturmuştu.

31) Seyda, Erbakan Hoca’nın Başbakanlıkta tarikat liderlerine verdiği yemeğe de katılmıştır.

32) www.nizip.com dergisi

Devam Edecek

HABER ETİKETLERİ: islam, islam coğrafyası, ümmet, kabe, mekke, türkiye,

Eskişehir Seri İlanları Sitesi www.eskisehirilan.tk