Evrakları etrafa saçılan yoksulluklar utansın! Yoksulluğu yetim evlerine yoldaş kılanlar utansın! Yetim güller, yanık yüreklerden kopan güller, koptuğu yerleri yıkan güller... Acıya ortak ocakların gülleri.
"Babasını yıllar önce kaybetmişti" Adapazarlı Çavuş Birol Elmas'ı anlatan gazete haberlerinden bir cümle bu. Yetim büyümenin ne olduğunu bilmemek/önemsememek kokmuyor mu, yıllar önceden kalan bu kayıp haberinde?
Biri engelli iki kardeşinin ve annesinin yaşadığı evin resmi gün ışığında ve patlayan flaşlar eşliğinde çekildiğinden, elektriklerinin kesik olduğu, yanmadığı belli olmuyor/fark edilmiyor.
Kimse farketmemiş, Birol'un cenazesi gelene kadar.
Bazı gazete haberlerine göre yirmi gündür, bazı gazete haberlerine göre üç aydır kesikmiş gül elmas Birol'un anne ve kardeşlerinin ikamet ettiği evin elektriği.
Kimse farketmemiş!
Komşuları ve diğer mahalleliler... Mahallenin muhtarı ve ihtiyar heyeti üyeleri... Mahalle camiinin imamı, müezzini ve cemaati... O mahalleden her sabah oturacakları makamlara doğru yol alan memur sınıfı... O şehrin caddelerinin kenarlarında ve çarşılarında dükkanları olan esnaflar, pazarlarında tezgahları olan pazarcılar... Kimse farketmemiş, bir evin elektriğinin kesik olduğunu.
Yoksa çok evlerin mi elektriği kesik? Biz ancak "Ey toprağa düşmüş asker" nutukları duyduğumuzda mı haberleniyoruz? Elektrik şirketi, daha ihale parasını çıkaramadık. Kesmeyelim de besleyelim mi? Derse, nice olur halimiz?
Kaymakam ya da vali veya polis şefi ve müftü, yazar kasa fişi toplayan maliyeciler, simitçi tablası toplayan zabıtalar, zabıt katipleri güncelleme uzmanları, güzelleme azmanları...
Kimse farketmemiş, Adapazarlı Birol'un cenazesi gelene kadar o evin elektriğinin olmadığını.
1990 yılında doğmuş Birol. T.Özal'ın Çankaya'da, Erzincan halinden alıp geldiği Akbulut'un köşkte oturduğu o yıllar da doğmuş.
Kim ne verirse beş fazla vereceğim diyen Demirel'in son gelişindeki çocuk Birol, değişmiş ve gelişe gelişe sandıkları yarmış/yarılamış AKP günlerinde ise "Asker oldum piyade."
Farketmeyen bu insanlar, sağcı denilen partilerin ANAP, DYP, AKP oy depoları...
Burada bir acı var, bir yanlışlık var, bir eksiklik var. Sadece oy vermiş olmakla kurtulduklarını sanmış insanlar. Oy almış olanlar ise daha ne isteriz demişler. Gömleğimizin olmadığını, niçin olmadığını sormadılar. Farketmediklerinden mi sormadılar? Bizi farkeden farketmiş. "One minut" anacığım, "One minut."
Devam ediyor gazete haberleri: Komşuları konuşmuş gül kokulu Birol'un. "1200 lira elektrik borçları vardı. Borcu taksit yaptılar ama yine de ödeyemediler."
1200 lira borcu bilen komşular... Taksitlerin ödenemediğini bilen komşular... Sahi siz niçin komşu oldunuz? Sizi dinleyecek/duyacak kimse yok mu idi? Öyle ise bizim dahi burada yaşamamızın bir manası olmamalı.
Oğlu soruyor babasına. "Baba siz çocukken bilgisayarınız yok mu idi?" Biliyor ki çocuk, herşeyleri var, babasının gömleği hariç. Baba nasıl anlatsın şimdi çocuğuna, o yıllarda bilgisayarın bu ülkede hiç olmadığını. Evet yoktu, diyor. Cevap yetmemeli oğlana.
Yoksa diye başlayan bir devam gelmeli bu soruya. Yoksa elektriği kesik yetim evlerinden haberli olmanızı isteyen bir partiniz de mi yoktu?
Birol'un gül kokan bedeni indirilirken mezara, gazeteciler de son cümleyi yazıyorlar sayfalarına: "Borcu, elektrik şirketinin personeli üstlendi."
Birol'un biri özürlü iki kardeşini ve asker yolu gözleyen annesini karanlığa mahkum edenler acaba neyi üstlenmiş oluyorlar? Elektrik şirketinin personelinin yardımseverliği onları aklatır mı dersiniz?
Birol'un haberini oğluna okuyan/aktaran bir babanın son cümlesi şuydu: Şimdi anladın mı Milli Görüş olmazsa nelerin olmadığın/eksik kaldığını? Ve şimdi anladın mı yükümüzün ağırlığını? Gömlek çıkarmak işte bu yükten kurtulmaktır.
Kurtulduğunu sananlar utansın!
Mont giymenin görmeye etkisi
Geçmişte yaşadığımız fakat şimdi hatırlamakta zorlandığımız bilgilere ulaşmaya çalıştığımızda şöyle bir cümle çıkar karşımıza:
"Türkiye, 1984 yılında Eruh ve Şemdinli'de yaşanan baskınlarla PKK terörüyle karşılaştı ve bunu fazla ciddiye almadı.
İstihbarat zaafını anlatmıyorsa bu cümle, neyi anlatıyor?
Siyasetçiler ve bürokrasi sorunu lokal ve önemsiz bir olay olarak ele almayı tercih etti. 1985 ve sonrasında ise köy koruculuğu sistemine geçildi."
Neden önemsenmedi PKK terörü?
O günlerde iktidarda olan ANAP neyi önemsiyordu? Ne papatyalı, vergi iadeli günlerdi o günler...
Bugün hayatta olan ve o günlerde ANAP hükümetinde ve Meclis grubunda ağır taş olarak görev yapanlar toplanıp, sorulmalı.
Neden görmediniz, hangi ilişkiler engelledi bugünlere böyle geleceğimizi anlamanızı?
Koruculuk sistemini kurmak, terörün yıllarca süreceğini kabul etmek demek değil mi idi? Nöbetleşe tv kanallarına çıkıp, içinde T. Özal büyük adamdı, gibi cümlelerle anı anlatmanın ötesinde hesap vermeli ANAP etiketi taşımış olanlar.
Kim engelledi, bu günlere geleceğimizi görmelerini?
Sadece bu soruya verecekleri cevap dahi önleyebilir karakol baskınlarını.
Ben ne derim, gündem ne der?
Yazılı imtihan, sözlü mülakat, araştırma, soruşturma, geçmişte yazılan fiş dosyalarını karıştırma işlemlerinden sonra o gün işe başlamıştı. Dualar okuyordu içinden. Yaparım, başarırım diyerek güç veriyordu kendine.
İlk işini verdiler. Bir kaç tane konuşma bantıydı önüne konan. Bunları çöz, birbirleriyle ilişkilendir ve rapor haline getir.
Yapabilirim diye düşündü. Kulaklığı taktı ve duyduklarını yazmaya başladı.
- Adamdan demeci aldım. Hemen medyaya dağıtıyorum.
- İstediğimiz gibi konuştu mu?
- Ne demek? siz ne dememi istiyorsanız yazın verin ben okuyayım dedi.
- Büyük adam. Abilerimiz boşuna ünlendirmemişler onu. Arkadaki sazcı dememişler, cevherini görmüşler.
- Adam sade şarkıcı değil, laiklik kalesi vallahi. Ne dersek yapacak.
- İyi, iyi... Yeni emirleri bekle...
Yazdıklarını okudu. Burada suç unsuru yok, diye düşündü. Görevi suçlularla mücadele olan bir kurumun memuruydu artık. Hemen suç aramaya başlaması normal.
İkinci banta geçti.
- Olay bomba gibi düştü şefim. Cevap, cevap üstüne. Bir haftalık malzeme çıktı bize şefim.
- İyi, iyi. Meydanın sahibinin kim olduğunu iyi bilsinler. Hey çiroz...
- Buyur şefim!
- O demeci kim almıştı piyanocudan. Üçüncü sınıf demesi yanlıştı.
- Öyle deme şefim. Adam kendi de kabul ediyor. Nerden biliyormuş benim üçüncü sınıftan terk olduğumu, dedi.
- Aferin çiroz. bunu da yazın. Açık öğretim ilkokuluna kaydolduğunu da haber yaparız.
Duyduklarını yazıyor, yazdıklarını tekrar tekrar okuyordu. Galiba dedi, çabuk kavrayacağım bu işi. Sırada üçüncü bant var.
- Elimizde haber yok patron. Gündem kaçacak yahu.
- Bulun bir şeyler. Milleti meşgul edecek sağlam şeyler olsun. Yoksa adamlar demokrasi, insan hakları filan diye bir başlarlarsa, bizi takan olmaz.
- Ne demezsin patron, başörtü yasağı kalksın diye bir çalışma başlatacaklarmış.
- Engelleyin! Size boşuna mı para veriyoruz. Çabuk gündemin sahibi olun.
- Bir fikrin var mı patron?
- Dört bir yanımız yetersiz, yeteneksiz, unutulmaya yüz tutmuş büyük sanatçılarla dolu. Gidin birini konuşturun.
Kimi bulmuşlar, ne konuşturmuşlardı. Durun hele dedi. Bunu da öğreneceğim. Fakat sırada başka banttan öğrenecekleri vardı.
- Herkes cevap verdi şefim. Küfürün bini bir para.
- İyi iyi. Tv dizisi seyretmeyerek ahlakını korumaya çalışanlara alıştırma olsun bu demeçler. Ne diyorlar?
- Neler demiyorlar ki şefim. Sen de oku gazetelerde. Şefsin diye yani..
- Ulan çiroz, elime geçme..
Tamam anladım, dedi. Bir örgüt, bir şebeke bunlar. Sahte haber üretiyorlar. Sonra durdu. Ama sahte diyemeyiz. Çünkü bizzat konuşanlar elli, ayaklı insanlar. Birde şu banta bakayım.
- Piyanist abi, meraba.
- Merhaba hayatım. Nerden arıyorsun?
- Çağdaş gazeteden. Biliyorsun biz haber yazmazsak laiklik tehlikeye girebilir. Hem sonra...
- Yine tehlike altında mıyız?
- Evet piyanist abi. Fakat bu tehlike senin konser biletlerinin satmamasından daha büyük tehlike...
- Benden bir konser mi istiyorsun?
- Hayır, hayır! Senin vereceğin demeç, konserinden daha önemli olacak.
- Mesela ne söyleyeyim.
- Ben hazırladım. Şunları söyle. Ki gündem onların eline geçmesin. Demokrasi, insan hakları, okuma özgürlüğü filan diyorlarmış.
- Ya öyle mi? Yaz öyleyse: Filan şarkıcı değil, feşmekan hiçbir şey değil. Falanca üçüncü sınıfta iki sene kaldı. En büyük adam benim, vesaire vesaire.
Akşam olduğunda ilk işini başarmanın rahatlığına ermişti. Bantları sıraya koyunca daha iyi anlamıştı oyunu. Gündemci örgüt, kendi istediklerinden başka hiçbir şeyin konuşulmasını istemiyordu.
Anladım şimdi diye mırıldandı içinden. "Müzik şarkıcıları birbirine girdi" başlığıyla çıkmasını gazetelirn, bunların işi imiş.
Bu ülkede sağlık ve sorunu
Tam gün yasası, Aile hekimliği derken sistemin artık oturmasını bekleyedursun bu ülkenin insanları hükümetin başarılı saydığı sayın Sağlık Bakanı'mız bir demeç daha veriverir.
- Her reçeteden reçete parası, her kutu ilaçtan artı sayı parası alınacaktır!
Ne diyelim?
Herşeyi hükümetimiz bilir, hükümetin Sağlık Bakanı bilir. Öyle diyorsa öyledir.
Arşivimizden çıkardık aşağıdaki resmi.
Sayın Sağlık Bakanı'mızın daha ilkokula gitmediği yıllarda yayımlanmış o günün medyasında, sağlık politikası başlığı altında.
İyi ki bizim Sağlık Bakanı'mız o günlerin Sağlık Bakanı gibi değil. Haydi sevinin


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Kaynak: Necati Tuncer / Türkiye
Etiketler:



