Askeri müdahalelerin temel dürtüsü siyasete inanmamasıdır. Öyle, 'tıkanan siyasetin önünü açmıştır askeri müdahaleler' türünden iddiaların da hiçbir geçerliliği yoktur. Bütün askeri müdahaleler işleyen siyasetin önünü tıkamıştır, sistemi kilitlemiştir.
Şimdi devam eden 'sivil darbe' söylemini tam bu noktada tehlikeli buluyorum. Öncelikle, bu hamleyle siyasetin kendisi darbe olarak telakki ve zikrediliyor. Bu yapılabilecek en vahim hatadır. Bu anlayış özünde askerle ittifaka dayanır. Tıkanan siyaseti askerin çözeceğine ve daha da beteri askerin demokratikleştirici bir eleman olduğuna inanır. Bu çağrı siyasete değil askere inanmanın bir uzantısıdır. Siyasetin en önemli varoluş unsuru sayılan muhalefet ve süreç kavramları bu kişiler tarafından önemsenmez. Sistem demokratik bir mekanizma içinde kendi kendisini sürdürüyor ama onların istemediği şekilde işliyorsa 'sivil darbe' oluyor derler ve askere davetiye çıkarırılar. Bu kavram kelime kelime aynen 27 Mayıs öncesinde kullanılmıştır. Gerek o darbenin yılmaz savunucuları gerekse 9 Mart darbe girişiminde yer alanlar görüşlerine tek hukuksal dayanak olarak da 'manevi cebir' kavramını seçerler. Oysa sivil darbe Hitler dönemi öncesinde olduğu gibi ve bizde de 2007 seçimleri öncesinde görüldüğü şekilde sadece yargı yoluyla yapılırsa anlamlı olan bir kavramdır.
Halbuki Türkiye'de sivil darbe tartışması ansızın ve tam da ordu-asker ilişkisinin belirli bir noktaya doğru ilerlemesinden sonra çıktı. Bu bir. İkincisi, bu kesim sürekli olarak 'ordu yıpratılıyor' iddiasını öne sürüyor. Peki, bunların şu yukarıda belirttiğim anlayışla bağı yoktur denebilir mi? Dolayısıyla bu iddianın 'bu şekilde' serdedilmesi vahim olmaktan öte tehlikeli değil midir? Öte yandan, "Bir iktidar diktatoryaya kaymaz mı" sorusu ise sorulmayacak kadar abestir. Kayar...
(H. BÜLENT KAHRAMAN / SABAH)


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



