Bismillahirrahmanirrahim

TÜRKİYE Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz hafta Vatikan’da Katoliklerin ruhani lideri Papa Franciscus ile bir araya geldi. Cumhurbaşkanlığı düzeyinde en son görüşme 1959’da Celal Bayar tarafından gerçekleştirilmişti. İkili görüşmede Kudüs, Avrupa’da İslam karşıtlığı ve camilere saldırılar konusunun da konuşulduğu öğrenildi.

Türkiye, dış dünyaya karşı hiçbir eksikliği olmayan, şerefli maziye sahip büyük bir ülke! Zamanın ihtiyaçlarına göre 205 ülkeden her biriyle görüşebilir. Akıllıca bir diplomasi ülkeyi dış dünyaya tanıtır; güçlü kılar. Bu, sağlıklı bir dış politikanın gereğidir aynı zamanda. Bunda problem yok. Problem, Türkiye ve İslam dünyasını yok etmek isteyenler için “kadim dost”; “stratejik müttefik” ifadelerinin kullanılmasında.

Biz, Müslüman bir ülkeyiz. Ancak, kardeş Müslüman ülkelerle dostluklar geliştirebiliriz. Her ülkeyle diplomatik ilişkilerimiz olabilir ama Türkiye gibi halkı Müslüman bir ülkenin yeri Müslümanların yanıdır. AB’nin 1959’dan beri Türkiye’yi yanına yaklaştırmak istemeyişinin sebebi bu! Onlar Türkiye’nin asıl cevheri olan İslam’dan uzaklaşmasını istiyorlar.

Türkiye ancak dini, tarihi, kültürel bağlarla birbirine bağlı olan kardeş Müslüman ülkelerle “kadim dostluklar” kurabilir; “stratejik ortaklıklar” oluşturabilir. Türkiye, Avrupa ülkelerinin tavırlarının ne olduğunu Çanakkale’de, Kıbrıs Barış Harekatı’nda, 15 Temmuz’da görmedi mi? Ellerinden gelse bizi bir kaşık suda boğacaklar!

Rabbimiz, Müslümanların kadim dostlarının kimler olduğunu haber verir: “Sizin dostunuz (veliniz) Allah’tır; Resulü’dür; namazlarını kılan, zekâtlarını ödeyen müminlerdir.” (Maide, 56).

BATI ÖRNEĞİMİZ DEĞİL

HAZRETİ İsa (A.S.) peygamberlik görevini sürdürürken Romalılar O’na karşı mücadele ettiler. İsa (A.S.) ölürken yanında 12 inanmış kişi vardı. Daha sonra Romalılar İsa’ya (A.S.) sahip çıktı. Onu diledikleri kılığa soktular. Allah kitap (İncil) göndermişken; onlar İncil’i emellerine uygun olarak bozdular. Putçuluğa özendiler. İsa’yı (A.S.) tanrı olarak inanmaya başladılar. Hıristiyanlık böyle doğdu. Hayattaki peygamberin yanında durmak zordu. Görevini tamamlamış bir peygamberi kullanarak getirdiği esasları değiştirdiler.

Yaşadığımız yüzyılda, Erbakan Hoca peygamberlerin yolunu benimsedi. Hakkı üstün tutan Milli Görüş hareketini başlattı. O hayatta iken yanında durmayan bazı zevat “Erbakan’ın yolundayız” demeye başladılar. Çünkü ahlaki ve manevi mayaya sahip olan Milli Görüş hareketinin katma değeri yüksek, tesir gücü fazlaydı. Ama Erbakan Hocanın has talebeleri buna fırsat vermedi. Milli Görüş hareketinin ABD, AB ve İsrail yandaşlığıyla; israf, yolsuzluk ve ifsatla anılmasını önlediler. Hakkın doğru temsil edilmesini sağladılar. Erbakan Hoca’yla elde edilen kazanımları devam ettirdiler.

Milli Görüşçülerin söyleyecek sözleri, verecek mesajları vardı. Bu yüzden Türkiye’de halkın tamamını kucaklayan bir yöntemi benimsediler. Dünyadaki Müslümanların tamamıyla gönül bağlarını ve kardeşlik görevlerini sürdürdüler. Türkiye’de tek kişiyi bile ötekileştirmediler; kutuplaştırmaya fırsat vermediler. Birleştirici olmak buydu.

Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, “İster iktidar partisi, ister muhalefet partileri olsun; ayırt etmeden hepsiyle kucaklaşacak, ellerini sıkacağız” diyordu.

İLETİŞİMDEN KORKMAYIN

İNSANLAR konuşarak anlaşırdı. Fikir alış veriş yapmak düşünceleri zenginleştirirdi. Bütün ülke fertleri olarak birçok ortak yönümüz ve birleştiğimiz konular vardı. Her şeyden önce insandık; bu ülkede birlikte yaşıyorduk; hepimizin güvenliğe, adalete ihtiyacı vardı. Ortak noktalara odaklanırsak ayrılık konuları kaybolur veya azalır; çözüm kolaylaşırdı. Niçin işe birlik olduğumuz konulardan başlamıyor; ayrılık konularını öne çıkararak suyu yokuşa akıtmaya çalışıyorduk. Bu, akıllıca bir davranış mıydı?

Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Papa ile görüşmesi bize bunları düşünmeye sürükledi. Papa’yla, Trump’la, Şimon Peres’le, Putin’le, Netenyahu’yla, Macron’la, May’la görüşüyorduk. Siyasi aktörlerin birlikte yaşadıkları insanlarla görüşmemesi, onları dışlaması doğru muydu? Dışa karşı güvenliğimiz, menfaatimiz önemli olduğu kadar; iç barışı sağlamak, birlik olup gücümüzü artırmak da önemliydi.

Birisiyle görüşmek, onun görüş ve yanlışlarını kabullenmek anlamına da gelmezdi. Allah Resulü (S.A.V.) defalarca Ebu Cehil’le görüşmüştü. Allah-u Teala Musa Peygambere (A.S.), “Firavun azdı; ona yumuşak söz söyle” buyurmuştu. Yarım asırdan beri varlığını sürdüren Milli Görüşçülerin fikirleri belli; duruşları netti. “Şunlarla görüşüyorlar” diye tabii olanı yapan Milli Görüşçüler töhmet altında bırakılamazdı.

Sezai Karakoç, ayağı kaymış bir toplumun portresini çizerken şu ifadeleri kullanır: “Kendine sapkınlık yolunu öğütleyenleri izler. Kurtuluş yolunu gösterenleri de taşlar. Kendisine en kanlı vuruşları indiren, canının dostudur.” (Çağ ve İlham, Diriliş Yay. Sh. 11). Durumumuzu yeniden gözden geçirmemiz dileğiyle!