Hazım sorunu çekmeyen bir milletiz. Bu doğal maden suyu tüketiminden, petlenip, paketlenip satılan suların saflığından, damacanaların korunaklılığından yahut da bireylerin manevra kabiliyetinin yetkinliğinden kaynaklanmıyor. Kanmayı, kandırılmayı, aldatılmayı, sözlerin, vaatlerin kızartılmış soğan kıvamında pembesini seviyoruz. Bir kandırılmış tarafından kandırılmak elim sonuçlar doğurabiliyor. O noktada saflık kayboluyor; yaşam kadar ölümlerin de kirletilmişine maruz kalıyoruz. Sonra, çeşmesinden su içenlerin delirdiği bilinen bir memlekette su içip basireti bağlanan herkesin deli yaftasını üstleniyoruz. Birkaçımız. Geri kalanı, memleket afakını saran kesif hamasetin goygoycusu, bir vuruşta Tepegöz öldüren Basat’ın su katılmamış hayranı olabiliyor. Basat, öyle sosyal ortam fenomenliği gibi hayran sayfalarıyla, yazılan, çizilen ve dahi topyekunyandaşlaşan medya aktörleriyle yetinmiyor; kamuflajını kuşanıp hiç gerçekleşmemiş cenklerin yorgun savaşçısı görünümünde arz-ı endam ediyor. Kore’yi Rize’nin ormanlık kesiminde bir vatan toprağı zannedip muktedirlerin yüklediği görevi yerine getirmek üzere gemilerle hiç bilmedikleri memleketlere taşınan meçhul insanlarımız gibi savaşsın savaşmasın tatma duyusunu kaybetmiş bir toplumun dilinde gazileşen bir kahraman haline geliyor. İnsanlar Tepegöz’e inanıyor, Basat’a güveniyor, Aruz Koca’ya güceniyor, Çoban’a bileniyor, Peri Kızı’na bayılıyor; Dedem Korkut kesilip boy boylayıp, soy soyluyor.

Eyüp semtinin meşhur serserilerinden birinin bir gün fena halde canı sıkılır. Yalnızlık hissetmektedir ve takışmak istediği, kavgaya yeltendiği, salça olduğu hiç kimse kendisine bulaşmaz. Serserimizin bunalgınlığı muhatap bulamadıkça katmerlenmektedir. ‘Ya biri bana bulaşsın artık’ diye bağırır çağırır fakat nafile, yalnızdır, kavga edecek kadar dahi muhatap olabileceği kimsesi yoktur. Kaderine küsmüş, bahtına söver vaziyette mezarlığa çekilmişken aklına yaldızlı bir fikir düşer. Derhal telefonuna sarılıp polisi arar; ‘Amirim Pierre Loti’nin alt taraflarında, mezarlıkta manyağın biri içip içip etrafa ateş açıyor. Acayip rahatsız oluyoruz, bir müdahale edin gözünüzü seveyim!’ diye ihbarda bulunur. Birkaç dakika arayla silahını çıkarıp havaya ateş eder. Bir müddet sonra devletin güzide memurları gelir, ihbar hakikaten doğru çıkmıştır ama mezarlık netamelidir; girmek istemez, çekip giderler. Serserimiz yine yalnız, yine çaresiz, yine bir başına ve dalaşacak adam bulamamaktan muzdarip isyan halindedir. Artık sabah ezanları yaklaşmıştır. Orada ışığı yeni yanan bir cami görür. Bizimki sarılır telefona; ‘Amirim camiyi soyuyorlar, yetişin…’ diye tekrar ihbar eder kendini. Gel gelelim camiye girmekten de imtina etmekte, utanmaktadır. Cemaat tek tek sorgudan geçerken, bizimki keyifle polis aracına yaslanır. İntikam almak üstüne saçma sapan klişeler mırıldanır kendi kendine.

Daha önce Amerika’nın çaresiz yalnızlığından, kötü yola düşmüşlüğünden söz etmiştik. O yalnızlık Amerika’ya yukarıda anlattığımız türden serserilikler yaptırmaya devam etmekte. Hiç lüzumu yokken İran’daki üç beş protestocu serserimizin umudu, tesellisi olabiliyor mesela. Tutmayınca, yani BM falan kaale almayınca bu sefer başka ihbarlara, başka oyunlara sarılıyor. Bir takım dostlarına bahara çıkmış dana gibi ortada zıplayıp duran politikalar uygulatıyor mesela. Zaten saldırmak için kıpırdanan bir şeyler arayan, taş yuvarlansa ona toslayan bir bakış açısına sahip stratejik müttefikleri, fırsatı ganimet biliyor. Belasını arayan yahudi gibi nereye vuracağını şaşırmış vaziyette yeni vatan kuruyor, vatan kurtarıyor. Serserimiz dahi hayali düşman ilan ediliyor, lakin bunlar olurken ezeli serserimizin konuşlandığı, konuşlandırdığı hiçbir üsse zarar gelmiyor, kimseler içimize işlemiş Amerikan üslerinden, Amerikan yaşantısından, Amerikanvari tüketimden, Amerika eliyle ve emriyle yürütülen üretimden, daha doğrusu üretemezlikten söz etmiyor.

Yutmuyoruz. Bol nitritli maden suyu uzatıyorlar. Herkesin içtiği ve akıl sağlığını koruyamadığı yerde sizin içmemeniz hiçbir şey değiştirmiyor. Sonra kendi kendimize diyoruz ki madem bu böyle oluyor, tamam biz de gaz tüketelim ve de gaza gelelim. Gelelim ama o gazı İncirlik’e doğru, Kürecik, Erhaç, Diyarbakır, Ankara, İstanbul’daki ve dahi memleketi dört koldan sarmış Amerikan üslerine doğru çevirelim. Bu gaz, bu nifritli maden suları bizi nasılsa öldürecek, madem Amerika’nın yardım ettiklerini topraktan kazıyoruz, Amerikan üslerini de, ona yardım etme bana yardım et diye yalvaranları da kazıyalım demek geliyor içimizden. Lakin gaz işte, insanı nereye doğru sürükleyeceği belli olmuyor. Yutmasak da yutkunuyoruz. Sonra İsmet bey’in dilinden “Bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin / Tütmesi gereken ocak nerede” diye soranlara şaka mısın sen diye gülüp geçiyoruz. Müttefiklerin değirmenine taşınacak suları deviremiyoruz, her mevsim kırılacak odun birikiyor kapılarımızda.