Her şey ne kadar hızlı değişiyor. İnsanoğlu artık hiçbir şeye yetişemiyor. Tuhaf ama gerçek kendisine bile yetişemiyor. Dışı ile içi ayrı hızlarda ilerliyor. Her şey ilerliyor. Sadece insanlık geride kalıyor, hatta geriliyor. Toplumsal olaylardan, olgulardan bahsetmiyorum. Ferdi konulardan, ferden kayboluşlardan, yok oluşlardan bahsediyorum. Artık gönül mesafeleri nostaljinin bir üretim biçimi olarak sinema sektörüne ya da sosyal platformlara kayarken, göz mesafesi bile kayboldu. Göz göze oturduğu insan ile bile paylaşacak bir şeyi kalmamış insandan bahsediyorum. Galiba insanın keşfetme tutkusu, merak ve röntgenciliğe evirildiğinden hayattaki bütün ayrıntıları ıskalıyor. Başkalarının hayatlarını, ilgilerini, ne varsa onları beğeniyor, yorumluyor, kızıyor ama yanı başında akıp giden hayatlara bigâne kalıyor.

Anlat hele diye gözünün içine baktığın adam, elindeki ekrandan kafasını kaldıramıyor ve kısa renksiz bir ses tonuyla “aynı” diyor. Aynı olanı nasıl ölçebilir ki insan, öncesine dair ne var ki elde? Ya da bir coşku ile yazdığın on cümleye bir emoji ile mukabele eden insan elbette yeri geldiğinde “nerde eski…” diye başlayan cümleyi klişelerin zirvesine yerleştirecektir. Aynı tribünde oturup rakip takıma küfretmekle, aynı politik tarafta durup diğer tarafa küfretmenin en büyük sosyal paylaşım olduğu yerde elbette işine gelene iki övgü dolu cümleyi bahşetmek onu ayrıcalıklı bir konuma taşıyacaktır. Ondan dolayıdır ki okuduklarımız, izlediklerimiz, üzüntülerimiz, kızgınlıklarımız veya desteklerimiz içimize girmediği/içimizden gelmediği için hep göstergelerde kalıyor.

Her daim canlı yayın yaşıyor, her daim online kalıyoruz ama ruhumuz kayıp, ruhumuz ölü! Öyle ortalıkta hayaletler gibi sadece belli başlı fonksiyonları yerine getiren, yürüyen cesetlerle dolaşıyoruz. Hıçkıra hıçkıra ağlamıyor, böyle kendini kasmadan gülmüyor; uykuları bir düşünceden, bir duygudan dolayı ya da birinin haliyle hemhal olmaktan dolayı bölmüyoruz. Doğadan bahsetmek havalı oluyor ama ne kuşları, ne yaprakları ne yağmuru nede bir başka canlıyı takip edip, incelemiyoruz. Gökyüzü üzerimizden geçip giderken ya da yeryüzü ayaklarımızın altından kayıp giderken biz felaketler diye isimlendirdiğimiz afet zamanlarında her şeyin farkına varıyoruz. Âşık Veysel’i dinleyip ‘kara toprağı’ duyumsamıyor, Neşet Ertaş’ın ‘yalan dünya’sını dinleyip bu dünyaya daha çok bağlanıyor isek o zaman bunlarda bizim yokluğumuza bir ağıt olarak yakılmıştır ama bizim haberimiz bütün bu hakikatten ta ki göçene kadar olmayacaktır.

Kalbi kırık, kanadı kırıkların hüzünlerini, dramlarını taşıdığımız popülizm kalelerinde sağlam burçlar inşa ederken hangi niyetin bozulmuş neticesine bakıyoruz? Acaba bir gün yeniden başlayabilme umudunu, öyle içten sımsıcak bir merhabayı açığa çıkartabilir miyiz? İyilikleri gizlice, güzellikleri incelikle yapabilir miyiz? Ego, kibir ve sahte tevazuları ve birbirimizin kafasını yarmak için zulada bekleyen taşları içimizden söküp atabilir miyiz? Her gün görmeden yaşadığımız aynı damın içindeki insanları fark edip, kendimizi tanımak için içimize bakabilir miyiz? Belki zor. Belki uzak ihtimal ancak imkânsız değil. Sahi en son ayırdına vardığın, kendinde değiştirdiğin; tutkuyla yaptığın, hayret ettiğin, üzülüp sevindiğin ya da keşfettiğin ne var? Hadi anlat biraz! Yoksa cevabın yine bir dizi repliği gibi “Ayni be ya!” mı? Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMİ

“Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,

İkincisinde, daha çok hata yapardım.

Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.

Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,”

(Luis Borges)

Not: Müzikler vardır zamanı bir uçtan diğerine devri daim ettirir. İşte o devri daima vesile bir şarkı, şarkı Azam’dan. “Buğday tanesi” ni Yavuz Bingöl’den dinliyoruz.

Bize kadar

Spinoza, “Ne kadar ince dilimlersen dilimle, hep iki taraf olacaktır” der.

Erol Güngör, “Medeniyeti politikacılar yaratmaz. Medeniyet, âlimlerle sanatkârların işidir” der.

Sunay Akın, “Bazen dünyanın en zor mesleğidir; kendi duygularına tercüman olmak” der.

Bu hafta Mircea Eliade’nin, “imgeler ve simgeler” kitabı var. Kitap “Doğubatı”dan.

Bu hafta “Wonder/Mucize” filmi var. Her şey mümkün hayatta, tercihler ve o tercihlerin getirip götürdükleri ile anlatılır hayat; oysa yazgıdır asıl olan ve sen o yazgıyla yaşamaya çalışırsın. Güzel bir film, hep beraber izlenebilir.

Dağarcık

“Dayanabileceğimiz kederin bir sınırı vardır; bu sınırın ötesine geçenler ya bizi mahvederler ya da bizi hissiz bırakacak şekilde yanımızdan geçip giderler.”

(Geothe’den tadımlık)

TEKKE

“Okumak sohbet etmektir. Deliler, zihinlerinin bir köşesinde yankılandığını işittikleri hayali diyaloglarla uğraşırlar; okurlarsa, bir sayfa üzerindeki sözcüklerin sessizce harekete geçirdiği benzer bir diyalogla.” (Alberto Manguel’den tadımlık)

Bir lahza:

“Yaşam süremizi uzattık ama, bugünkü dünya yaşamak için uygun bir yer değil.” // (The Man from Earth’den (2007))