Türkiye kadar siyaset konuşulan ülke azdır muhtemelen. Yatıyoruz, kalkıyoruz siyaset… Bağda bahçede, sokakta caddede siyaset, stadyumda kafede siyaset… Siyasete boğulduğumuzdan dolayı her şeyi dar bir siyaset penceresinden görüyoruz ve birçok şeyi ıskalıyoruz. Günlük yaşamda bile siyasetin gölgesinde yaşıyoruz.

Hangi gelişmiş, müreffeh ülke bu kadar çok siyaset konuşuyor? İnsanlar bu denli siyasete gömülmüş, siyasetle kuşatılmış durumda mı? Zihinler siyaset tarafından ele geçirilmiş ve parsellenmiş vaziyette mi? Hiç zannetmiyorum.

Bu kadar siyasete gömülmüş olmamıza rağmen neden yıllardan, hatta kuşaklardan beri aynı meseleleri konuşuyoruz peki? Neden bir türlü çözüm yolunda aşama kaydedemiyoruz? Demek ki bir yerlerde bir yanlış yapıyoruz. Demek ki, siyaset müessesesinde bir verimsizlik söz konusu. Dolayısıyla avara kasnak gibi boşa dönüyoruz bir yerde.

Siyaseti ele alma, değerlendirme, içini doldurma anlamında yanlıştayız çünkü. Siyaseti bir vasıta, araç olarak değil de başlı başına bir amaç olarak görüyoruz çünkü. Bir şeyler yapmanın aracı değil yani. Siyaseti bir atlama tahtası, bir kariyer imkanı, bir meslek olarak değerlendirmekteyiz. Halbuki siyaset başlı başına bir amaç değil araçtır ve halka hizmeti önceleyen bir mekanizmadır. Siyasetçi de halkın menfaati için çalışmayı göze almış bir vekildir. Halka hesap vermekle yükümlüdür. Yani asli görevi budur.

Maalesef makamlara, koltuklara yerleşene kadar herkes böyle düşünse veya böyle düşündüğünü zikretse de, makamlara/koltuklara yerleştikten sonra durum değişiyor. Makamın geçici olduğu asıl önemlisi siyasetin bir meslek olmadığı unutuluyor. Halkın hizmetinde olunması gerekirken halkın üstünde bir konuma alınıyor. Adeta “halkın amiri” oluveriyor siyasetçi.

25-30 sene veya 3-4 dönem vekillik yapıp suya sabuna dokunmamak, elle tutulur hiçbir mücadele vermemek, hiçbir anlamlı çabanın içine girmemek siyaseti geçici bir makam olarak mı görmektir, yoksa meslek haline mi getirmektir? Siyasetçi makama talip olurken, bir şeyler yapabilme iddiasıyla göreve geliyor. Dolayısıyla başarısızlık halinde de görevi bir başkasına, daha iyi yapmaya talip olana bırakması gerekiyor.

Ama öyle olmuyor tabii… Gelen “gitmemeyi” marifet sayıyor bir yerden sonra. Koltuğu/makamı, ünvanıvs kendinde doğal bir hak olarak görmeye başlıyor. Böyle olunca da siyaset hizmet etme vasıtası olmaktan çıkıp makam/koltuk/unvan edinme aracına ve bir mesleğe dönüşüyor. Siyaset bir meslek değildir ama!

Birkaç dönem vekillik yapıp ismi cismi dahi bilinmeyen, adamakıllı bir konuşma dahi yapmayan, bir soru önergesi, kanun teklifi bile vermemiş, sadece oylamadan oylamaya liderinin emri doğrultusunda el indirip kaldıran ve sadece sayı olarak kalabalık etmeye yarayan “siyasetçiler” yok mu mesela? Var ve sayıları da hiç de az değil muhtemelen.

Halbuki siyasetçinin “geçici” olmasına güzel bir örnek var. Misal iki ülkenin bakanı bir görüşme yapıyorlarsa, “meslektaşıyla” değil” mevkidaşıyla görüştü” deniyor. Meslek değil mevki paydaşlığı söz konusu yani.

Sözün özü, siyaset anlayışımızı topyekün değiştirmeden sabahtan akşama kadar siyaset konuşsak, siyasetle haşır neşir olsak da fayda etmeyecektir bize. Siyaseti yeniden bir “halka hizmet aracı” olarak görmek gerekiyor son tahlilde.