Eski Cumhurbaşkanlarından AKP’li Abdullah Gül’ün, hükumetin yayınladığı son KHK’ya bir eleştiri yapması, partidaşları tarafında kızgınlığa sebebiyet verirken, karşı cephelere de “Acaba olabilir mi?” şüpheleri salmış oldu.

Yola birlikte çıktıkları, oylarıyla, şimdi eski sıfatlı olarak anıldığı tüm makamlara oturttuklarını vurgulayarak önlemeye çalışıyorlar sayın Gül’ün yeniden parlatılmasını..

Hatta yıkama, yağlama yapılırken, borcunu hatırlatır vezninde gönlünü de almaya çalışıyor beraber yürüdükleri o arkadaşları, şöyle demeçler vererek mesela:

“Sizi omuzlarında taşıyan Anadolu’nun masum insanlarının duygularının üzerinde yürümeyin.”

“Sakarya, saf çocuğu masum Anadolu’nun” mısrasının ulu orta buralarda kullanıldığını duysa idi rahmetli üstad Necip Fazıl, üzülürdü, biliriz..

Anadolu’nun masum insanları, Abdullah Gül’ü omuzlarında taşıdı demek, bir “Hadsiz” suçlamadır?

Maksat Abdullah Gül’e bir güzelleme ile onu, partilerindeki ununu elemiş, eleğini asmış insanlardan kılmaksa, ki zaten öyledir, Anadolu’nun masum insanlarına niçin davalı celbi çıkarılıyor?

İş yine bize düştü. Ne partilerinin nasıl partileştiğini biliyorlar, ne de Abdullah Gül’ü nasıl onbirinci yaptıklarını.. Çaresiz anlatacağız. Hem “Çare” sananlar da alacak ölçülerini boylarının.

Son söyleyeceğimiz ilk söyleyelim.

Abdullah Gül’den gayrı bir şey olmaz!

Bu cümleyi Demirel ifadeleriyle şöyle söyleseydik, yeterli olmayabilirdi.

Şimdiye kadar ne olmuş da, bundan sonra ne olacak?

Yine Demirel’den bir fıkra ile Abdullah Gül’ün neden olmayacağını izaha çalışalım.

Napolyon’a bir albayı tavsiye ederler, general yapması için.. Şöyle bilgilidir, şöyle ilişkilidir övgüleriyle. Napolyon’un sorusu yalındır. “Şansı var mı, Şansı?” der muhataplarına.

İşte bu anlatımdan ulaştığımız nokta şudur: Abdullah Gül’ün gayri birşey olmak için hiç şansı yoktur.

Zira onun şansı öleli çok oldu.

Adının baş harflerini kullanacağımız bir gazeteci’nin şahitliğinin kayıtlarından bahsederek girelim konuya.

Bir çok yandaş gazeteci esnaf gibi o da şimdi adı çok kötü anılan ocakta yetişmesine rağmen, iktidara yakın durmayı tercih edenlerdendir. Yani yolunu, içinde Temmuz, Aralık, Şubat ayları geçen o tarihlerden önce ayırdığına inanmak durumundayız.

İşte o gazeteci esnafımız T.K.’yı kendisine TRT’de program ısmarlandığı yıllarda bir kez izlemiştim. Ülkemizin onbirinci Cumhurbaşkanı daha seçilmemişti ve kim olacağı hakkında da sadece söylentiler vardı.

T.K. yöneticisi ve konuşmacısı olduğu o programda iddialarını birbiri ardına sıralıyordu. Sık kullandığı cümlesi, “Hiç birşey eskisi gibi olmayacak!”

“Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. Dün akşam şahit olduğum o olaya dayanarak bir daha söylüyorum: Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak.”

T.K.’nın şahidi olduğu olayın üç kişisi varmış. İkisinin adını veriyordu. Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül. Üçüncü kişiyi ise hatırladığım kadarıyla sadece eski bir politikacı, ama ağırlığı çok olan bir politikacı, diyerek ipuçlandırmıştı.

T.K. o politikacıya dayanarak Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı, Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakan olmaya razı edildiklerini yahut emrin olur vezninde gönüllü olduklarını hissettirirken, yine o cümlesini söylüyordu. Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak!

O üçüncü kişi kimdi? Sorusunun tek cevabı vardı ve bu cevaba, Milli Görüş partilerini bilen ve içinde olan insanların varmaları zor değildi.

Kısaca Abdullah Gül’ün yurtdışındaki mesai arkadaşlarındandı, diyerek bir anı da kendimden anlatayım.

Abdullah Gül’ün milletvekili olacağı ilk seçimden aylar öncesi.. Sirkeci’de bir han odasında üç kişiyiz. Abdullah Gül’e sordum: Siyasetle meşgul olacak mısın? Rahatını bozmak istememesinin engel olduğunu anlatmaya çalışırken, ben de tezimi söylemiştim. MTTB’deki Kayseri oluşumunun içindeki sızıya vakıftım zira.

Ona, siyasete gireceğini ve T.K.’nın üçüncü kişi olarak anlattığı o eski politikacıdan uzak durmasını kelimelere döktüğümü eski bir arkadaşlığın hatırının var sayılmasına bağlayın isterseniz.

Sonradan öğrendiğimde çok çektiğim “Vay be!” ünlemimi, T.K.’nın o programında bir daha çekmiştim.

Vay be!

TRT programcısı olarak atanan T.K.’nın adını vermediği politikacının, Abdullah Gül’ün şansı olduğunu işte böyle ve biraz geç anlamıştım.

Abdullah gül’ün şimdi o şansı yok.

Söz buralara gelmişken, bu sayfalarda, aday yapıldığı o günlerde kayda aldırdığım Abdullah Gül tanımımı bir kere daha yazmak durumundayım.

“Abdullah Gül, kazanandan yanadır!”

Reşat Nuri Erol’dan duymuştum. Rahmetli Erbakan Hoca’mızın, ben Abdullah Gül’ü tanıyorum diyenlere, bana onu anlatın, dediğini. Neden ilk milletvekili olduğu yıllarda yazmadım bu tesbitimi diye üzülmemin karşılığını vücut fonksiyonlarımda görmemi söylememin kimseye faydası olmayacak ama.

Son sözümüzü AKP’nin endişeli sözcülerine söyleyelim: Abdullah Gül meraklarını, masumluğunu onayladıkları Anadolu insanı üstünden tatminden gayri vazgeçsinler.

Farkedildi mi bilmem? Bu yazımızda özellikle “gayri” kelimesini kullandığmız.. Bizim seçimimizdi.

Abdullah Gül’den gayri bir şey olmaz! Dediğimizde, niçin “artık” kelimesiyle yazmadığımızın elbette bir gerekçesi vardır. Konya topraklarında dillenmiş bir fıkrayı yazarsak şimdi, aydınlanma çağının bir ampulünü daha yakmış oluruz.

Ali askerden dönüyor. Annesinin hazırladığı ziyafet sofrasından çekilirken ısrarlara karşı derki: Artık yemem!

İtiraz annesinden gelir, hem de emeğinin kıymeti bilinmemiş bir kadın sesiyle.

- O nasıl söz Ali’m! Artık değil, sana özel hazırlandı bu yemekler…

Yanlış bulundu değilmi? Köyünün kültürü ile kalsaydı, gayri yemem diyecek olan Ali, şehirde askerlik yapmış olmanın farkını konuşturunca üzülen annesi olmuştur.

Biz de Abdullah Gül’den artık bir şey olmaz, vurgusu yapsaydık, insanların aklına “artık olduğu” “artıklaştığı” gibi ihtimaller düşebilirdi.

Neleri hesap ettiğimiz de bilinsin!

AMİRİNDEN BELLİ OLUR

Zabıtasını döven amir görüntüleri insanlarımızı ikiye, üçe, dörde böler mi? Böler efendim.

İktidarın katip gazetecileri gibi söylersek, halkın nabzını tuttuğumuzda neler duyduk neler deme övüncümüzü hoşgörsün herkes.

Bu bir AKP hizmetidir, diye okul çocuklarına her yıl gösterilmeyi çok hakediyor.

Amir, avukatmış. Bir hukukcu böyle mi döver, kafa da vurmalıydı diyenlere itiraz eski hukukcu sıfatlılardan geliyor: Cop diye bir şey vardı, zabıtanın da taşıması onaylı.

Dayak yiyen memurun haline itirazcılar ise birbirleriyle nasıl anlaşacaklar, mechul.

Kimi diyorki, esas duruşu bozuktu. Kimi de biraz da buraya vur diyerek arkasını dönebilirdi hücumunda.

Seyirci makamındakilerin dayakcı amir yorulup giderken alkışlamamasını ise sanatsal bir eksikliğimizdir algılamasındaki insanlarımıza, performansı yetersizdi, kondüsyonu zayıftı itirazcıları karşı duruyordu.

Hukukcuların haricinde kalan diğer meslek grupları mensuplarının, zabıta amiri neden hukukcudan oluyor? Ziraat mühendisleri, elektrik teknisyenleri, yapı inşaat denetçileri de pekala olabilir tezleri de göz ardı edilmediğinde, yoksa bu ülke yaşanmak için değil mi sorusuna hemen varmış oluyoruz.

İcraatına bak, sevin, çalış, ben de yaparım de.

TWİTİNE TWİTİNE BANDIM

BİR profesor konuşuluyor, yazılıp çiziliyor birkaç gündür.

Fahreddin Paşa, mukaddes emanetler, BAE’nin Dışişleri Bakanı ile paralelliği gibi konularda kutunun ağzını açıyor iktidara yakın duran kalem efendileri..

Twitt paylaşımı icad edildiği günden beri mi desek, yoksa o prof’untwitleri kullanmaya başladığı günden beri mi desek, bulmuş çıkarmışlar yazdıklarını; mide bulandıranları öne çıkararak.

İktidarı savunma adına yanlışların çoğaltılması ve duyurulması değilse bu, nedir?

Şu konuda şunu yazmışmış, bu konuda bunu yazmışmış..

O gün yapsaydının ya gereğini, yani ikazlarınızı.. Gün olur lazım olur diye beklemişler.

Suçlamak ve savunmak konularının dışında tartışmaya açmak istediğimiz şurasıdır bizim:

Sen bir bilim adamı isen ve kimsenin aklına gelmeyen yorumların sahibi sayıyorsun kendini, neden onları görevli kurumlarla paylaşmıyorsun? Takipçim dediklerini kültürlendirmek çok mu umurunda. Yoksa bir çeşit artistlik midir yaptığın? (Artistlerden özür)

Sözünü etitğimiz ve şimdilerde işsiz bırakılan kişinin yayılan bir twitine bakalım.

Soruyu soran Türkiye’yi biliyor, Rusya’yı biliyor, bir büyükelçi öldürüldüğünde olacakları biliyor, öyle mi?

Sorusunu Karlov’un katillerini bulmak derdiyle sormadığına göre, yağ çaldığı ekmek kimin elindedir.

Bir insanın ülkesini, kendi kafasından küçük görmesinin delilidir bu twit.

İçimizi böyle acıtmışken, onun eğittiklerinden ne bekleyeceğiz yahut onları nasıl düzgün olmaya yönlendireceğiz?

Meselemiz bizim!

İÇİ ACILI OLUNCA

“Ortadoğu hiç içaçıcı değil” K.Kılıçdaroğlu

Bu sıradan sitem cümlesini duyduğunuzda siz ne düşünürsünüz?

Söz sahibinin şikayet vurgusunu anlamayıp, vay efendim bizim Kılıçdaroğlu Ortadoğu ilişkisini içinin açılmaması üzerinden anlatıyor, yorumlarında bulunan ünlü ve küçük soyatlı solcu hocaları internet sitelerinde okuyunca, Türkçemiz adına bu düzeltmeyi yapmak şevki doğdu içime.

Yandaş gazeteci esnafının bakın yine Kılıçdaroğlu’nu yazıyorlar, dolayısıyla savunuyorlar suçlamalarının bir değere karşılık gelmediği de bilinsin.

“Ortadoğu hiç içaçıcı değil.”

Hangi sıkıntıları var, beklentileri ne, nelere sevinebilir, vehimleri nelerdir.. Ah bir bilebilsek..

Adamcağızın ifade etmek istedikleri bu. Hani biz insanların naz makamında arzulamaları olur ya birbirimizden.. Bana gelsen bir çay içimi, döküversem sana içimi.. Gibi birşey.

Ortadoğu bize içini açmıyor derken sayınKılıçdaroğlu, partisinin oralara ilgisizliğinin de altını çizmiş olmuyor mu? Şu an hiç içaçıcı olmaması Ortadoğu’nun, ülkemizin adı anıldığında ağırlığını hissettiren en eski partisinin ilgisizliğine bir atıf, bir gönderme sayılmaz mı?

CHP üstündeki tahakkümlerini sürdürmek isteyen o eski tüfekler, buraları gölgelemek için bir saptırma yapıyor olabilirler mi? Sorusu da işte tam buralarda akıllara düşer. Ki CHP’nin bir çıkmazı da bu. Türkçe güzel bir dildir. İçaçıcılığın anlaşılmasına destek bir deyimimizden de bahsedelim.

Sevgili manasına kullandığımız yar kelimemiz var bizim. Deveyi yardan uçuran bir tutam ottur, atasözümüzle yar’ın uçurum olduğunu söyleriz. Bir de türkülerimizde kullandığımız içinde yar geçen güzel mısralarımız var. Yar bağrımı, neler var. Bağırın yarılması, ortadan ikiye ayrılması.. Taşa vurarak karpuzu yarmak gibi..

İşte bütün bu misallerden ben, Kılıçdaroğlu’nun “Ortadoğu hiç içaçıcı değil” demesinden, “Yar bağrımı neler var” diyemediğini Ortadoğu’nun, anlıyorum. O eski ve gereksiz tüfek ünlü solculara karşı Kılıçdaroğlu’nu böyle savunmak, şeyh-ül muharririn Burhan Felek yazıları gibi oldu ama.. Biraz da olsun efendim..